28 Eylül 2011 Çarşamba




Şebnem Kitiş, uzun yıllardır reklam sektöründe çalışan bir reklam film yönetmeni. Ama onu, gerçek mesleğinin dışında ilginç yapan bir özelliği daha var. Şebnem, sık sık farklı projeler yapmak ve çalışmak için uzak yerlere gidiyor. Hem yeni ve ilginç projelere imza atıyor hem de zaman zaman hepimizin yaşadığı yerde içine düştüğü kapalı kalma duygusundan kurtulmak için taze bir nefes alıyor. Onu ve bir parçası olduğu son projesi Ottomobil’i sizler için dinledim.

Sık sık valizini alıp uzak memleketlere yeni projeler yapmak için gidiyorsun? “Kadın başına” üstelik de bir anne olarak. Ne oluyor sana böyle?
Ben ilkokuldan sonra hep ailemden uzakta okudum. Tek başıma olma, özgür yaşama eğitimim ve eğilimim sanırım fazla baskın... Özgürlük kapım hep açık olmazsa çok mutsuz oluyorum. Allahtan eşim de benim gibi. O da işi için uzaklara gitmeyi ve kendiyle kalmayı bilen birisi. Bu çok önemli.

Eh kızın? Onu kime bırakıyorsun?
Kızımın bir de babası var Rasim. Hem de çocuğu ile çok ilgili bir babası var. Uzaklara gitmemiz gerektiğinde kendi aramızda mutlaka ayarlıyoruz zamanlarımızı. Birimiz mutlaka onunlayız. Ayrıca kızım da, hayatın anne ve baba tarafından eşit olarak sırtlanılması gereken bir şey olduğunu çok iyi biliyor. Öğrendi bu yaşamın güzelliklerini. Hatta geçen gün geçmişte yaptığım bir projeye bakarken “seninle çok gurur duyuyorum anne” dedi bana.

Ayağının tozuyla yeni geldiğin son projeden söz eder misin? Tam 40 gün ne yapmaya gittiniz Brezilya, Uruguay ve Arjantin’e?
Projenin ismi Ottomobil. Uzak yerlerdeki insanlara kendi müziğimizi yapmak, kendi yemeğimizi pişirip, paylaşmak ve orada tanışacağımız insanların konuğu olmak için, ekip olarak bir karavanla Rio de Janeiro’dan başlayıp, Buenos Aires’e kadar tam 40 gün süreyle dolaştık. Beraberimizde götürdüğümüz mobil ekipmanlarımızla da yol boyunca yaşananları çekip, tüm macerayı görsel bir hikaye haline getirdik.

Nereden aklınıza geldi böyle bir proje yapmak?
Otto restoranlarının sahipleri, benim de arkadaşlarım. Onlar teklif etti bu projeyi bana. Sonra oturup, birlikte geliştirdik, olgunlaştırdık. Sağolsunlar HSBC Premier Bankacılık bölümü bize finansal destek sağladı ve böylece başladık projeye işte. Çıkış noktamız, uzak, çok uzak yerlerdeki insanları, yaşamları bizimkiyle buluşturmaktı. Dört duvar arasında oraları hayal etmek yerine, sınırları kaldırıp, bizzat farklı bir kültürle, yerinde ilişki kurmak isteğimizdi.Tabii tüm bu yaşananları da sosyal medyanın imkanlarını kullanarak, burada dostlarımızla paylaştık. İnternet sitemizden ve diğer kanallardan neredeyse canlı yayın gibi birşey yaptık. İletişim teknolojisinin dünyayı ne kadar küçülttüğünü görmek çok eğlenceliydi.

Neler yaşandı yol boyunca?
İnanılmaz ilgi topladı projemiz. Farklı kültürdeki müziklerin ve yemeklerin insanları bir araya getirmedeki çekimgücü çok etkileyici gerçekten. Mavi Güneş ve Cereyanlı grupları da yolculuğumuzun ilk bölümünde bizlerle birlikte projeye destek verdi. Hayatında ilk kez saz dinleyen Latin Amerika ahalisinin ilgisini görmen lazımdı. Daha sonra buradan götürüp, karavanımıza yüklediğimiz kendi ekipmanlarımızla yine Otto mekanlarında çalınan müzikleri dinlettik. İlgi yine çok yüksek oldu...Müzik ve dans orada yaşayan insanların genlerine öyle bir işlemiş ki 80 yaşında pek çok çiftin Uruguay sokaklarında tango yapması ve dans yoluyla farklı insanlarla sosyalleşmesi beni çok etkiledi. Latin Amerika’da 7’den 70’e herkes müzikle yaşıyor, kendilerini müzikle ve dansla ifade ediyor dersek yeridir. Pekçok insana bunun nedenini sorduğumda; “müzik ve dans bizleri bir arada tutan şey” cevabını aldım.

Bizde de biraz böyle değil midir? 9/8’lik bir müzikte içimiz kaynamaz mı?
Doğru ama biz daha utangaç bir toplumuz bu anlamda. Sen Beyoğlu Tünel meydanında 9/8’lik bir müzikle dans eden yüzlerce insan gördün mü hiç? Orada durum tam da bu; her yaştan yüzlerce insan bir araya gelip, sokaklarda tango yapıyorlar. Tanımadıkları insanları dansa kaldırabiliyorlar. Bu sayede yeni ilişkiler yaşanıyor. Yaşlı ya da genç herkes bu sosyal ortamda müziğin ritmine kendini bırakıp, dans ediyor. Kimse de “aman bu yaşta da sokak ortasında tango yapılır mı?” diye düşünmüyor. Tam tersi! Bir gün 70 yaşlarında bir hanım yanıma yaklaştı ve gayet şık, jilet gibi giyinmiş bir beyefendiyi bana parmağı ile gösterip “bu adam benimle dans etmek istiyor. Çok yakışıklı değil mi?” Diye kıkırdayarak adamla flört etmesini hiç unutmayacağım. Kimse “ben 70 yaşımdayım, dans benim neyime...” diye düşünmüyor. Bundan çok etkilendim gerçekten. Dans etmek, insanların yaşam enerjisini besleyen en önemli şey o coğrafyada.

Bir taraftan da çok politik çalkantılar yaşamış, ağır acılardan geçmiş bir toplum. Sorunlu bir demokrasi geçmişleri var.
Evet. Buenos Aires’te binlerce kadının toplanıp, kayıp ya da faili mechul çocuklarının, yakınlarının bulunması için yaptığı direniş tüm dünyaya örnek olmuş gerçekten. Beyaz başörtülü ‘’Plaza de Mayo (Mayıs Meydanı) Anneleri” diye anılan bu grup on yıllarca aynı meydanda toplanıp eylem yapmışlar. Bu arada askeri darbe sırasında insanların tango yaptığı salonlar olan milongalar kapatılmış. Halka açık yerlerde dans edilmesi yasaklanmış. Ama insanlar asla vazgeçmemiş bu ritüelden.

Çünkü halkın bir araya geldiği yerler olarak milongalar, aynı zamanda direniş hareketinin de mayalandığı yerler olmuş değil mi?
Aynen. Halka rağmen hiç birşey yapabilmek mümkün değil. Asla vazgeçmemişler müziklerinden ve danslarından. Çok protest bir yanları var. Başkaldıran, meydan okuyan insanlar Latin Amerika’lılar. Ama bunu bu kadar estetik yapabilmek ya da estetik bir esere dönüştürebilmek ayrı bir kültürel durum. Kabiliyet. Mesela benim için Latin Amerika ile ilgili en baskın imge; duvarlardaki inanılmaz detay ve güzellikteki grafitiler. Heryer grafiti dolu. Şehirlerin neredeyse boyanmadık yeri kalmamış. O kadar normal karşılanıyor ki bu durum. Duyguları ifade etme biçimi olarak neredeyse kültürün en temel parçası olarak yerini çoktan almış. Bu da askeri baskı dönemlerinde bir karşı koyma, kendini anlatma eylemi olarak başlamış. Şimdi şehirlerin en görülesi rengi haline gelmiş. Bizi düşünsene binbir emek boyattığımız kapılarımızın, evlerimizin sokak duvarlarının bir sabah kalktığımızda rengarenk boyanmış olduğunu gördüğümüzü! Kafayı yemez miyiz? Onlar için normal birşey...

Bizde belediye ya da bina sakinleri elinde boya kovası ve fırçası olan gençlerin arkasından koşturduğu için grafitici gençlerin kabiliyetleri de pek gelişemedi. İtiraf edeyim ben de istemezdim kapım, bacam boyansın öyle!
Buenos Aires’te Grammy ödüllü çok ünlü bir müzik yapımcısının evine ekip olarak yemeğe davet edildik. İnanılmaz şık bir mekan. İnanılmaz pahallı ve zevkli döşenmiş... Ama evin sokak kapısı farklı zamanlarda yapılmış grafittilerle dolu. O kapıyı çalıp, içeri giriyorsun. Kimse de “ay pardon hergele çocuklar boyamışlar...” diye özür dilemiyor. Hayatın bir parçası işte. 2001 ekonomik krizini hatırla. Kriz hemen hemen aynı zamanda hem Arjantin’i hem de Türkiye’yi vurmuştu. Hatırlıyorum, bizde uysal bir şekilde, için için yaşanan kriz maduriyeti, Arjantin’de büyük halk haretine dönüşmüştü. Daha dışa vurumcu, daha sinirli refleksleri olan bir kültür. Tango’dan, grafiti’ye kadar herşeyde bunu görüyorsun.

E yemek de yaptınız di mi?
Evet özel davetlerde Türk yemeklerini yapıp, yedirdik misafirlere. Çok sükse yaptı gerçekten. Hünkar beğendi’den tut da yaprak sarmaya kadar herşey yapılıp, davetlilere ikram edildi... Eh bizim yemeklerimiz olağanüstü tabii. Çok beğenildi ve afiyetle yenildi. Paçanga böreği ve hünkar beğendi benim kanaatime göre en çok beğenilen yemekler oldu. Onlar daha etçi bir toplum. Özellikle Arjantin. Meşhur Arjantin etleri işte... Lokum gibi yumuşacık ve çok hafif. Ama bizim yemeklerimiz onlarınkini her durumda döver. Taze fasülyeye kadar herşeyi hazırladık biz de.

Latin Amerika’da sokaklarda suç oranı çok yüksek diye bilinir. Başınıza birşey gelmedi di mi?
Valla o kadar çok şey duyduk ki bizde bu konuyla ilgili. Hem burada oraları bilen hem de orada bizlere yardımcı olan insanlardan inanılmaz korkunç hikayeler dinledik. Düşünsene biz çekim ekibi olarak pahalı ekipmanlarla çalışıyoruz ve sürekli boynumuzda ve ellerimizde bilmem kaç bin dolarlık aletlerle geziyoruz... 40 gün boyunca heryere hatta girilmesi imkansız denilen Favela’lara bile girdik ve başımıza hiç ama hiç birşey gelmedi. Ben İstanbul’da ofisimin olduğu Tünel’de cep telefonumu çaldırdım mesela... Tabii biz yapım ekipleri bu durumlara çok alışık insanlarız. Her türlü mekana girip çekim yapma pratiğimiz çok yüksek o nedenle pek korku bilmeyiz ama yine de duyduklarımız çok tedirgin ediciydi. Bir ara dedim ki “ aman gelip, bir kamerayı çalsalar da şu stresli, ne olacak beklentisinden kurtulsam.” Anlatılan hikayelerden öyle bir ruh haline bürünmüşüm ki “ne olacaksa olsun artık” diye bağırındım durdum bir ara. Bu arada asıl tuhaf olanı senin sorduğun soruyu orada da bizim için de çok sordular. “Biz İstanbul’u çok merak ediyoruz ama suç oranı çok yüsekmiş! Başımıza birşey gelir mi?” şeklinde sorularla çok karşılaştık.

Merak ediyorlar yani buraları?
Hem de nasıl! Türkiye deyince akıllarına 3 marka geliyor; İstanbul, Galatasaray ve Fenerbahçe. Özellikle İstanbul inanılmaz popüler bir destinasyon halinde. Galatasaray ve Fenerbahçe’de öyle gerçekten. Eh tabii futbol hayatın heryerinde var orada. Tüm gettolardan tutun da merkezdeki sokak aralarına kadar heryerde çoluk, çocuk futbol oynuyor. Malum efsane Latin Amerika futbolu nasıl doğmuş bunu çok net görüyorsun oralarda.

Latin Amerika’da en çok neresi hoşuna gitti Şebnem?
Gittiğimiz 3 ülkeye göre sıralayacak olursam, Rio’dan Sao Paulo’ya gidişteki kıyı şeridi üzerinde Paraty, Uruguay’da Montevideo ve tabii Buenos Aires.





Bu hafta seninle sohbet edeceğimi söylediğim bir gazeteci arkadaşım bana “Murat Daltaban, senin sayfanın formatına uymaz. Sen tanımadığımız insanların ilginç hikayelerini sayfana taşıyorsun. Sonuçta Murat’la yapacağın her sohbet ya daha önceden konuşulmuş olur ya da kültür sanat söyleşine döner...” dedi. Ben gazeteci olmadığımdan olsa gerek, çok anlamadım bunu. Ne dersin? Artık seninle bilinmeyen, hiç ayakizi değmemiş “Gerçek Hayat” sohbeti yapılamaz mı?
Belli bir çevre tarafından tanınmış olmanın en büyük zorluğu bu Rasim. Gazeteciler genellikle sohbet etmeye geldiklerinde, daha önceden oluşturdukları kalıp fikirleri teyid etme eğilimi ile sohbet ediyorlar bizimle. O zaman da yeni, “hiç tanınmamış” bir sohbet ortaya çıkamıyor. Beklenti; malumun ilamı.

Bu, “Çoraplar her zaman alt çekmeceye konur” ezberi gibi birşey mi? Tanınmış insanları da kafalarımızda daha önceden üzerlerini etiketlediğimiz çekmecelere mi yerleştirmek istiyoruz? Aksi taktirde huzur bulamıyor muyuz?
Öyle tabii. Bu önkabullerin başka bir anlamı var mı? “Ezber bozulunca huzur bulamama” durumu doğru bir tesbit.

Senin hikayen de biraz böyle ezber bozarak başlar Murat. 80’lerde pek çok ailenin çocuğu için hayal ettiği, ODTÜ’de mühendislik okumaya başladın ama 3. sınıfın sonuna geldiğinde okulu bırakıp, tiyatroya geçtin. Değil mi?
Ben Odtü’de Maden Mühendisliği okumaya başladığımda bir türlü istediğim sosyal ilişki ağını kuramadım. Matematik ve fizik benim en sevdiğim ve başarılı olduğum alanlar olmasına rağmen yeşeremedim o kendi içine kapalı çevrede. Bu, hem maden mühendisliği binasının kampüsün en kıyısında konumlanmış olması hem de kafasında “hayatta yırtma” stratejisinden başka birşey olmayan geleneksel aile çocuklarının tercih ettiği bir okul olmasından kaynaklandı sanırım. Zaman geçtikce oraya, o iklime ait olmadığımı yavaş yavaş idrak etmeye başlamıştım.

Üniversitende başka faaliyetlerle mutlu olmayı denemedin mi?
Müzik klübüne üye oldum, sevmedim. Tiyatro klübüne girdim, attılar beni klüpten... Bir türlü istediğim, mutlu olacağım ortamı yakalayamadım anlayacağın. Sonra da yavaş yavaş vücudum isyan etmeye başladı. Resmen bünyem kaldırmıyordu artık o okulu. Sabahları kalkamıyordum, sınavlara çalışmak istemiyordum... Çok mutsuzdum. Ben başka birşey istiyordum. “Böyle devam edersem seveceğim bir hayatım olmayacak” diye karar verdim ve okulu bıraktım.

Ne istiyordun peki?
Beni iki şey çok heyecanlandırıyordu. Müzik yapmak ve sinema seyretmek. Hatta bana ücretsiz filmler getirsin diye kardeşimi bir video kiralama dükkanına işe sokmuştum. Kendim de Ankara’da bir müzik markette çalışmaya başlamıştım. Hayatım, günde 6-7 film seyretmek ve müzik dinlemekten ibaret olmuştu uzunca bir dönem. Sonra Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesinde tiyatro okuyan birisi ile tanıştım. Ona söyledim ilk “Ben tiyatro yönetmeni olmak istiyorum galiba” diye. Tiyatro ile uğraşanlar o dönem bu sonradan, geç gelen tiyatro aşkını pek kabul etmezlerdi. “Bu hep içinde var olmalıdır.” diye cevap verirlerdi benim gibi geçkinlere.

Tabi onlar başka bir gezegenin doğuştan kutsanmış insanlarıdır.
Tabi tabi! “Tiyatrocu doğulur, sonradan olunmaz!” kanaati geleneksel anlayış içinde çok yaygındır. Neyse, ben bu geleneksel anlayışta olmayan tiyatro adamlarının da desteğiyle sınavlara girdim ve kazandım. Verdiğim en iyi karar da bu oldu sanırım. Hayatta geçirdiğim en güzel yıllarım DTCF’de ki öğrencilik yıllarımdı.

Ailen, yakın çevren ne dedi mühendisliği bırakıp, tiyatrocu olma durumuna?     
Ailem uzun süre benimle konuşmadı tabii. Çok pişman olacağım bir işe kalkıştığımı söylediler sürekli. Babam Ankara’da hakimlik yapıyordu. Annem de ev hanımı idi. Bizim hayatımız geleneksel sınırlar içinde tanzim edilmiş bir hayattı aslında. O sınırların dışına çıkıldığında çok sert reaksiyonlarla karşılaşırsın. Ama içsel sıkıntılar çektiğin, yeni uyanışlar farketmeye başladığın ve tabii kafanın karıştığı dönemlerde bir ses gelir ve insanın kulağına birşeyler fısıldamaya çalışır. O seslere kulağını kapatırsan çok şey kaybedebiliyorsun. Ben o sesi takip etmeyi seviyorum. En azından bana hep güzel şeyler söyledi. Buna alter-ego de! Önsezi de! Ne dersen de işte! Kimlik evrimime çok katkıda bulundu bu hayatın kulağıma fısıldadıkları. Bigiden çok sağduyumla hareket etmek bana hep olumlu şeyler kattı.

Okul bitti ve sen bir büyük karar daha verdin. Ankara’yı da terkedip, İstanbul’a geldin.
Ankara benim için bitmişti. Aslında hayatım gayet iyi, rahatım yerinde idi. Epey de tanınmaya başlamış bir tiyatro oyuncusuydum. Ama işte yine o sesi dinledim ve çantamı toplayıp, İstanbul’a geldim. Ben zorlukların, çatışmaların arasında daha yeni şeyler üretebiliyorum. Hani detektiflik filmlerinde iz sürmeye, maktülün çöplerini karıştırmakla başlarlar ya. Ben de onun gibi geri dönüp, kendi çöpümü – geçmişimi- karıştırmayı severim. Gelecekte yapmak istediklerin o geçmişin çöpünü karıştırma seanslarında önüne çıkıverir. İstanbul’a geldim ve İstanbul Şehir Tiyatrosu’na girdim. Uzun yıllar da kurumda tiyatro yaptım.
Sonra İstanbul Şehir Tiyatrosunu da bıraktın. 657’den emekli olmayı reddettin. Biriktirdiğin çöpünü karıştırırken yine ne bulmuştun?
Sokaktaki insan olarak çok hızlı bir şekilde değişiyoruz. Beklentilerimiz farklılaşıyor. Yaşama bilgilerimiz hızla yenileniyor. Herşey başka bir hal alıyor. Teknolojinin geldiği yer eskiden yaptığın şekliyle hiçbir şeyi yapamayacağını çok net gösteriyor insana. Bu kadar çok yeni bilginin, son sürat dolaştığı hayatta geleneksel tiyatro da değişmek zorunda. Kurumlar ise zamanla kendi aristokrasini yarattığı için yeniye varmak konusunda hantal kalıyorlar. O nedenle eski, geleneksel haliyle tiyatro yapmak istemediğime karar verdim ve ayrıldım.

Murat, bu konuya bir küçük virgül koyalım çünkü birşeyi çok merak ettim; hayatına baktığımızda, sana koyulan sınırları kaldırmadaki ısrarın çok öne çıkıyor. Bunun gerisinde Ankara’da hakimlik yapan babanın ve içine doğduğun doğal çevrenin kuralcı hayat dayatmaları ile kavgan mı var acaba?
Çok doğru. “Hakim çocuğu böyle davranmaz, hakim çocuğu bu insanlarla arkadaşlık etmez...” çok fazla böyle kurallara maruz kaldım ben. Hayatıma da bu kuralları yıkıp, kendi doğrumu bulmak konusundaki ısrarımla devam ettim.

Peki yol boyunca başka “baba” figürlerin olmadı mı? Babanın boşalttığı yer senin içinde doldu mu?
Danıştığım. Bana herzaman doğru şeyler söyleyen, yürümeyi istediğim yolda beni güçlendiren abilerim oldu. Abilerle kolkola yürüyebilirsin. 

Peki oğlun Arda ile ilişkinde kurallar ne kadar var?
Ben gerçekten kural koymayı sevmiyorum Arda’ya. Hayatını sağlıklı idare edecek kadar sınır koymaya dikkat ediyorum. Hiçbir şey için zorlamıyorum. Önünde durup, benim müsade ettiğim kadar ilerlemesi değil de arkasında durup gittiği yeri seyretmek daha sağlıklı diye düşünüyorum.

Tiyatrodaki bu geleneksel yaklaşımla yollarını ayırıp, kendi yoluna gittin ve Tiyatro DOT kuruldu. Senin sahnelemeyi seçtiğin oyunlar gerçekten çok sert. Hemen hepsinde bir taciz hikayesi var. Hiç bir seçim tesadüf değildir diye düşünenlerdenim. Ne dersin?
Haklısın. Kendi hayatımda fiziksel olarak taciz edilmesem de manevi olarak çok fazla tacize maruz kaldığımı hissettim. Bu benim kuşağımın da dramı diye düşünüyorum. Bizim kuşakta hemen her genç işletme okumaya takmıştı kafayı. Ya lisans ya da yüksek lisansta çoğu gencin tercihi işletme okumaktı. Bu tesadüf ya da öylesine oluşmuş bir moda değildi tabii. Erkek egemen ekonomik sistem, ara eleman ihtiyacındaydı ve gençleri mühendislik okuyup, üzerine de işletme yüksek lisansı yapmaya zorlamıştı. Ben buna boyun eğmeyi reddettim. Çünkü bunun adı benim için tacizdir. Hayatımı bana rağmen şekillendirmeye teşne sistemi reddediyorum. Bunun kaynağının da erkek egemen kaba sistem olduğunu düşünüyorum. Örneğin, son oyunumuz Festen/Kutlama, bir babanın, oğluna yaptığı cinsel tacizden çok üst ahlak kurumlarının bu tacizi normal sayması, görmezden gelmesi ve hayatın aynı sıradanlıkla devam etmesini istemesi üzerine kuruludur. Yani taciz neredeyse kurumsal hale gelmiştir. Cinsel taciz, hayatımızın heryerinde bize dayatılan tacizin somut halidir sadece. Taciz var olan sistemin dayatmasıdır. Bunu yaratan zihin iklimi de erkek egemen sistemdir. Benim bununla kavgam var. Örneğin, hayatta öne çıkmaya çalışan kadınlara bakıyorum, onların da erkekleşmeden başarılı olması neredeyse imkansız hale getirildi. Kendi varoluş özellikleriyle başarılı olmalarının önü tıkandı. “Erkek gibi kadın!” lafı bile kadınlara yapılan ahlaksız bir taciz değil mi? Taciz kurumsallaşmadı mı? Eşcinsellerin uğradığı hak ihlallerinin gerisinde bu erkek egemen, kaba zihin yapısı yok mu? Hayır kardeşim ben eşcinselim ve sana benzemek zorunda değilim! Senin koyduğun kurallara göre, seni rahatsız etmemek üzerinden bir hayatı bana dayatamazsın.

Cinsel tacize uğramadan da tacizin zihin dünyasıyla kavga edebiliriz.
Gayet tabii. Taciz, tacizdir çünkü. Otoritenin sana rağmen dayattığı herşey tacizdir. Zamanla kendi geleneğini, ahlak yapısını oluşturdu, kültürünü egemen kıldı diye makul birşey haline gelemez. Benim kuşağımın – sen de bizim kuşaktansın- bu tacize çok fazla maruz kaldığını düşünüyorum Rasim. Çocukluğumuz, gençliğimiz tacizle geçti ve hatta orta yaşlarımız halen bu erkek egemen sistem tarafından sürekli tacizle edilmekle geçiyor. Benim sanatımda bunun kavgası var.

Kendi tiyatron için gelecekten beklentilerin ne?
Özgün, kabiliyetli ve zamanın ruhunu yakalayan oyun yazarlarının, tiyatro yönetmenlerinin ve oyuncuların varlığı tiyatronun geleceğini belirleyecek. Tiyatro geleneği 4 bin yıllık bir hafızaya sahip. Bu hafızanın çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Üzerine yeni şeyler ekleyerek ben de buna katkıda bulunmak istiyorum. Kendi oyun yazarı, yönetmen ve oyuncu alt yapımızı oluşturmak için yeni girişimlerimiz var. Dünyaya çok açık, zamanın ruhunu yakalayacak ve geleceğe güzel eserler verecek bir tiyatro yaratmak istiyorum. Çok çalışıyoruz. 

24 Eylül 2011 Cumartesi

Her ilişkimi tecavüze uğruyormuş gibi yaşıyorum.






Erhan, ilk olarak kaç yaşında tecavüze uğradın diye sorarsam çok mu sert bir başlangıç olur?
Onbir yaşımda. Çok yakın bir aile dostumuzdu. Benden 20-25 yaş büyük, evli ve 3 çocuğu olan, ailecek görüştüğümüz, evimize sorgusuz giren, çıkan, hep birlikte tatillere gittiğimiz ve “abi” dediğim birisi.

Nasıl başladı tecavüz etmeye?
Önemli mi? Başladı işte

Senin özelinde toplumsal bir vakayı konuşuyoruz. “Oldu işte” diye bunu konuşmayalım mı?
Birgün bizim evde kimse yokken geldi ve cinsellikten bahsetmeye başladı. Önce bir abinin, ergen kardeşine “hayatı” öğretmesi gibi girdi söze. Önemli ve yerine getirilmesi gereken bir görevi yapan bir abi gibi. Zamanı gelmiş bir eğitimi verir gibi. Uzun uzun anlattı. Sonra dokunmaya başladı işte... zamanla yüzü ve sesi değişmişti.

Neler hissettiğini hatırlıyor musun?
Utancımdan yüzümün ateş gibi yandığını ve kıpkırmızı olduğumu hissettim. Daha önce hiç duymadığım ama yeni yeni çok merak etmeye başladığım bir sürü detay anlatıyordu işte: Çocuk nasıl yapılır? Cinsel ilişkilerde kadınlar nasıl uyarılır? erkekler nasıl boşalır? Erkekler arasındaki yaşanan sexin detayları falan... Daha önce hiç tanımadığım, her yerimi uyuşturan bir uyarılma hissi ve çok çaresiz kalmanın yaşattığı o büyük korku. Daha çok da panik. Bu duygular birbirini daha da büyütüyordu sanki. Dünyanın sonuna gelmişim gibi. O andan sonrası yok gibi. Çok büyük bir günah kapısından girmek gibi.

Hala çok canlı hatırlıyorsun o gün yaşadığın hislerini. Kaç yıl geçti üzerinden?
20 yıldan fazla oldu işte... O hisler benim hayatında hep peşimden geldi sonra. Unutulmaları imkansız. Hala yaşadığım en sıradan günlük olayda bile o gün taciz altında hissettiklerimi yaşıyorum. Hep korkarım. O gün yapamadığım gibi karşı koymaya çalışırım. Ama pek beceremem. Kendime öfkelenirim sonra... Ben öğrenemedim kendimi korumayı. Çaresizlik içinde içime kapanırım. Dış hayatla ilişkim kendi kurguladığım kocaman bir yalan gibi.

Yani her an taciz edildiğini mi hissediyorsun? Hayatın her an tacizlerle doluymuş gibi.
Evet. O olaydan sonra aynı kişiyle 6-7 yıl kadar daha sürdü bu durum.

Sistemli olarak 18 yaşına kadar tecavüze uğradın?
Evet. Ağır bir baskı altında, nefes bile aldırmıyordu bana. Tehditler ediyordu sürekli. Hayatımı tam bir cehenneme çevirmişti. Eğer dediği şeyleri yapmazsam, beni rezil edeceğini, ailemin ve benim kimsenin yüzüne bakamayacağımı söyleyip, durdu sürekli. Hafta da bir kez mutlaka bir fırsat yaratıyor ve benimle birlikte oluyordu. Elini kolunu bağlarlar da hareket edemezsin ya onun gibi. Yaşadığımız yer çok küçük, az nüfuslu bir kasabaydı. Herkes herkesi tanır... Sürekli, en ufak bir olayda “çevre ne der? Aman kimse duymasın!” diye yaşadığımız bir hayatımız vardı. Bu durumun duyulması ailemi benim yüzümden yaşadığımız yerden, memleketimizinden ayrılmak zorunda bırakırdı kesin. Babam kalp krizi geçirebilir, annem benim yüzümden intihar edebilirdi... Öyle düşünüyordum.

Senin yüzünden mi?
Zaten hep onları üzen, çok yaramaz bir çocuktum... Öyle söylerlerdi bana. Bu durum da bir anlamda benim yaramazlığımın bir sonucu diye düşünüyordum. 11 yaşımdaydım. Çok korkuyordum. 

Suçlu olan sendin yani? 11 yaşında bir ÇOCUĞA tecavüz ediliyor. Üstelik buna yıllarca sistemli olarak devam ediliyor ama o ÇOCUK, bunun hak edilmiş bir ceza olduğuna inanıyor. Bu nasıl bir duygu?
Çok basit. Sürekli olarak “Sen yaramaz bir çocuksun, bir gün beni yaramazlığınla öldüreceksin!” diyen annene nasıl inanıyorsan bunun da senin yaramazlığın olduğuna öyle inanıyorsun. İlkokul 5. sınıfta idim. Tepemde beni tehditler eden bir adam tarafından tecavüze uğruyordum. Sağlıklı bakış açıları geliştirmenin imkanı var mı? Bana inanmıyorsun! Ama öyle... Anlatmayayım mı?

Sana inanıyorum. Yaşadıklarını daha iyi anlamaya çalışıyorum sadece.
Peki o zaman sana bir şey daha söyleyeyim; tek arzum onun bir şekilde ölmesiydi. Yok olmasıydı. Hep bunun için dua ettim. Tek kurtuluşumun onun ölmesi olduğunu düşünüyordum.

Nasıl ölmesini istiyordun?
Bana ve aileme zarar vermeyecek bir şekilde ama acı çekerek. Mesela, yemeğine, ona kalp krizi geçirtecek birşeyler koyabilmeyi isterdim.

“Onun bir şekilde ölmesi” demiştin ama bu onu öldürmeyi istemek. Aynen seni tecavüzleriyle bir şekilde öldürdüğüne inandığın gibi sen de onu öldürmek istedin. Öç almak istiyordun.
Yıllarca sadece bu duyguyla yaşadım. Odama çekilir saatlerce bunu hayal ederdim. Çaresizlik içinde. Benim dışımda hiçkimsenin başına gelmediğini düşündüğüm bu durumdan nasıl kurtulacağımın hayallerini kurardım.

Ailen bu odaya çekilme ve saatlerce çıkmama durumunu fark etmedi mi? “Oğlum ne oluyor böyle tek başına...” diye sormadılar mı?
Ergenlik tripleri gibi geliyordu bu hallerim. Aşırı saldırgandım. Kafamı duvarlara vuruyordum sinirlenince. Kendimi tokatlıyordum ailemle tartışırken.

Kendini “yaramaz” olduğun için cezalandırıyordun yani...
Aynen. Neredeyse hiç arkadaşım yoktu. Onlar gibi değildim işte! Diğer çocuklar ya anlarsa bendeki bozukluğu diye düşünüyordum... Hep tek başıma, odamda yüksek sesle konuşarak kendimle arkadaşlık ediyordum. Sadece hayal kurmaktan zevk alıyordum. Derslerim feci kötü gidiyordu. Ailem, özel derslere verilecek paraları olmamasına rağmen sırf bana destek olsun diye özel ders alacağım hoca tutmuştu. Olmadı işte. Aklımda sadece içine düştüğüm bu çaresiz durumdan kaçıp, kurtulmak vardı. Çok tuhaf gelebilir sana ama taciz edilmek artık bir hazza dönüşmüştü biliyor musun? Hala da öyle tahrik olurum. Beni taciz etmeleri beni çok tahrik eder.

Taciz edilmeden cinsellik yaşamayı öğrenmemişsin ki. Bu senin suçun değil... Erhan, konuşmalarında çok yüksek farkındalık var. Beni çok şaşırtıyorsun.
5 sene kadar düzenli olarak psikiyatriste devam ettim. Tedavinin gerçekten çok ama çok yardımı oldu bana. Kendimle ve yaşadığım hayatla yüzleştim. Ayağıma takılan tekrarlarımdan ve tahammül edemediğim duygularımdan büyük ölçüde kurtuldum ya da niye tekrar ediyor olduğumun farkına varıp, sakinleşmeye başladım. Çok da okudum tabi. Ailemin ve hocalarımın bana veremediğini ben kendim edinmeye çalıştım yani. Hala daha öğrenmeye çalışıyorum.

Nasıl kurtuldun peki sana tecavüz eden adamdan?
Üniversiteyi okumak için İstanbul’a kapağı attım. O gerçek mesafe kurtuluş oldu benim için.

Kurtuluş mu? Kaçış mı?
Kaçış olsa ne fark eder? Uzaklaştım işte! Kurtulmam için kaçmam şarttı. Üniversite eğitimi bu anlamda benim için fırsat oldu. Zaman aldı tabi tekrar hayatla iletişime geçmem. Arkadaşlarım oldu. Sinemalara, konserlere gittim. Okuldaki söyleşi ve seminerlere katıldım... Bunlar bana rahat, nefes aldırmaya başlamıştı. Tek sorunum içimden bir türlü atamadığım keder duygusuydu. Çok sık derin derin kederlere dalıyordum. Odama çekiliyor, sakinleşmeye çalışıyordum.

Küçükken tacize uğradığında yaptığın gibi mi?    
Evet. Küçükken yaptığım gibi. Bu durum öyle sık tekrarlamaya başladı ki artık dayanamıyordum. En çok da cinsel olarak kendimi çaresiz hissediyordum. Sağlıklı bir cinsel hayatım yoktu. Geceleri, büyük bir korku içinde gaylerin gittiği, hamam ve sinemalara gitmeye başladım. Orada her türlü riske açık bir şekilde sex yapmaya başladım. Korku ve haz birbirine karışır. Sonrasında da büyük bir suçluluk duygusu... Tam da tecavüzle başlayan cinsel eğitimim gibi. Sen söylemeden ben söyleyeyim bunu. Çok bilmiş adam!

Kızıyor musun bana?       
Biraz. Ama beni anlaman hoşuma gidiyor daha çok.

Cinsel hayatın hala böyle mi devam ediyor?
Bundan 7 yıl önce birine çok aşık oldum... Onunla birlikte geçen 5 yılımda hayatımda pek çok şeyi düzelttim diyebilirim. Hatta beni doktora gitmeye de o ikna etmişti. Çok zor bir süreç gerçekten psikiyatriste gitmek. Gitmek değil de orada, o odada 5 yıl boyunca her hafta 50 dakika oturmak çok zor. Pandora’nın kutusu açılıyor sanki. İçindeki pislikler her yere saçılıyor. Sonra onları teker teker binbir emek üst üste koyarak yeniden bir sen yaratmaya çalışıyorsun. Çok zor. Her duygun çok canlı oluyor. Ama iyi ki yapmışım. Tedavim olmasa şimdi nerede olurdum? Nasıl bir hayat yaşardım? Bilemiyorum. Herşey yoluna girmeye başladı sanki. İşimde de verimim inanılmaz arttı. Daha sakinim çünkü. Nedensiz kederlerim azaldı. Öfkelerim geri geldiğinde de “Ben bunların nedenini biliyorum ama geçmiş geçmişte kaldı artık.” diyebiliyorum.

Aşık olduğun kişi ile ayrıldınız mı?
Evet. Ama hala çok yakın bir arkadaşım. O terapi gördüğüm dönemde hayatı çok zindan etmiştim ona... “Dayanamıyorum artık” diye bıraktı beni. Dediğim gibi ben her ilişkiyi tecavüz gibi algılıyordum. Bu karşındakiler için kolay baş edilebilir bir durum değil. Hiç durmayan bir öfke ya da depresif bir ruh hali...

Peki O adam ne oldu?
2 yıl önce öldüğünü duydum. Kanser.

Ne hissettin?                                                  
(Uzun bir sessizlik) Üzüldüm. Tuhaf geldiğini biliyorum sana ama evet çok üzüldüm. O kadar yanlız bir hayatım varmış ki, tecavüzcüm zamanla benim arkadaşım olmuş meğerse. Beni mahveden adamın yıllarca hayalini kurduğum ölüm haberini alınca üzüldüm. Benim hayatımın kocaman bir parçası da onunla ölmüş gibi. Çok acaip değil mi? Neden bakıyosun öyle? Korktun mu?

Bunu kafamda nereye koyacağımı bilemedim. Haklısın biraz şok oldum.
Yaz bunu. İnsan kendi katiline aşık olabilir. Hele o katil hayatına 11 yaşında girmiş ise. Ya böyle söyleşilerde son sözler istenir ya. Ben de birşeyler söylemek istiyorum; Aileler çocuklarının hayatını iyi seyretsin. Gereksiz suçluluk duyguları ile büyütmesinler. Açık ilişki kurmak, geleneklerin öğrettiğinin aksine çok önemli. Çünkü tüm bu tecavüzlerin ortaya çıkmamasının altında yatan şey kapalı ilişki geleneği.

Gazete ve televizyonlarda ortaya çıkan tecavüz haberlerini okurken ya da izlerken ne hissediyorsun?
Hiç tecavüze uğramamış insanlar acaba bu haberi izlerken neler hissediyorlar? diye düşünüyorum. Onlar gibi hissetmeye çalışıyorum. Dehşete kapılmış, korku ve öfke içindeymişim gibi. Ama benim için bu olayları izlemek genellikle kocaman bir hiçlik... Sadece kendim için rol yapmaya çalıyorum. Bunun kötü, çok kötü birşey olduğunu tekrar hatırlamaya çalışıyorum. Bazen hatırlamayı başarıyorum da! İşte o zaman yüreğim sıkışıyor.