Şebnem Kitiş, uzun yıllardır reklam sektöründe çalışan bir reklam film yönetmeni. Ama onu, gerçek mesleğinin dışında ilginç yapan bir özelliği daha var. Şebnem, sık sık farklı projeler yapmak ve çalışmak için uzak yerlere gidiyor. Hem yeni ve ilginç projelere imza atıyor hem de zaman zaman hepimizin yaşadığı yerde içine düştüğü kapalı kalma duygusundan kurtulmak için taze bir nefes alıyor. Onu ve bir parçası olduğu son projesi Ottomobil’i sizler için dinledim.
Sık sık valizini alıp uzak memleketlere
yeni projeler yapmak için gidiyorsun? “Kadın başına” üstelik de bir anne
olarak. Ne oluyor sana böyle?
Ben ilkokuldan sonra hep
ailemden uzakta okudum. Tek başıma olma, özgür yaşama eğitimim ve eğilimim
sanırım fazla baskın... Özgürlük kapım hep açık olmazsa çok mutsuz oluyorum. Allahtan
eşim de benim gibi. O da işi için uzaklara gitmeyi ve kendiyle kalmayı bilen
birisi. Bu çok önemli.
Eh kızın? Onu kime bırakıyorsun?
Kızımın bir de babası var Rasim.
Hem de çocuğu ile çok ilgili bir babası var. Uzaklara gitmemiz gerektiğinde kendi
aramızda mutlaka ayarlıyoruz zamanlarımızı. Birimiz mutlaka onunlayız. Ayrıca
kızım da, hayatın anne ve baba tarafından eşit olarak sırtlanılması gereken bir
şey olduğunu çok iyi biliyor. Öğrendi bu yaşamın güzelliklerini. Hatta geçen gün
geçmişte yaptığım bir projeye bakarken “seninle çok gurur duyuyorum anne” dedi
bana.
Ayağının tozuyla yeni geldiğin son projeden söz eder misin? Tam 40 gün ne
yapmaya gittiniz Brezilya, Uruguay ve Arjantin’e?
Projenin ismi Ottomobil. Uzak
yerlerdeki insanlara kendi müziğimizi yapmak, kendi yemeğimizi pişirip,
paylaşmak ve orada tanışacağımız insanların konuğu olmak için, ekip olarak bir
karavanla Rio de Janeiro’dan başlayıp, Buenos Aires’e kadar tam 40 gün süreyle
dolaştık. Beraberimizde götürdüğümüz mobil ekipmanlarımızla da yol boyunca
yaşananları çekip, tüm macerayı görsel bir hikaye haline getirdik.
Nereden aklınıza geldi böyle bir proje yapmak?
Otto restoranlarının sahipleri,
benim de arkadaşlarım. Onlar teklif etti bu projeyi bana. Sonra oturup, birlikte
geliştirdik, olgunlaştırdık. Sağolsunlar HSBC Premier Bankacılık bölümü bize
finansal destek sağladı ve böylece başladık projeye işte. Çıkış noktamız, uzak,
çok uzak yerlerdeki insanları, yaşamları bizimkiyle buluşturmaktı. Dört duvar
arasında oraları hayal etmek yerine, sınırları kaldırıp, bizzat farklı bir
kültürle, yerinde ilişki kurmak isteğimizdi.Tabii tüm bu yaşananları da sosyal
medyanın imkanlarını kullanarak, burada dostlarımızla paylaştık. İnternet
sitemizden ve diğer kanallardan neredeyse canlı yayın gibi birşey yaptık.
İletişim teknolojisinin dünyayı ne kadar küçülttüğünü görmek çok eğlenceliydi.
Neler yaşandı yol boyunca?
İnanılmaz ilgi topladı projemiz.
Farklı kültürdeki müziklerin ve yemeklerin insanları bir araya getirmedeki
çekimgücü çok etkileyici gerçekten. Mavi Güneş ve Cereyanlı grupları da
yolculuğumuzun ilk bölümünde bizlerle birlikte projeye destek verdi. Hayatında
ilk kez saz dinleyen Latin Amerika ahalisinin ilgisini görmen lazımdı. Daha
sonra buradan götürüp, karavanımıza yüklediğimiz kendi ekipmanlarımızla yine
Otto mekanlarında çalınan müzikleri dinlettik. İlgi yine çok yüksek
oldu...Müzik ve dans orada yaşayan insanların genlerine öyle bir işlemiş ki 80
yaşında pek çok çiftin Uruguay sokaklarında tango yapması ve dans yoluyla
farklı insanlarla sosyalleşmesi beni çok etkiledi. Latin Amerika’da 7’den 70’e
herkes müzikle yaşıyor, kendilerini müzikle ve dansla ifade ediyor dersek
yeridir. Pekçok insana bunun nedenini sorduğumda; “müzik ve dans bizleri bir
arada tutan şey” cevabını aldım.
Bizde de biraz böyle değil midir? 9/8’lik bir müzikte içimiz kaynamaz mı?
Doğru ama biz daha utangaç bir
toplumuz bu anlamda. Sen Beyoğlu Tünel meydanında 9/8’lik bir müzikle dans eden
yüzlerce insan gördün mü hiç? Orada durum tam da bu; her yaştan yüzlerce insan
bir araya gelip, sokaklarda tango yapıyorlar. Tanımadıkları insanları dansa
kaldırabiliyorlar. Bu sayede yeni ilişkiler yaşanıyor. Yaşlı ya da genç herkes
bu sosyal ortamda müziğin ritmine kendini bırakıp, dans ediyor. Kimse de “aman
bu yaşta da sokak ortasında tango yapılır mı?” diye düşünmüyor. Tam tersi! Bir
gün 70 yaşlarında bir hanım yanıma yaklaştı ve gayet şık, jilet gibi giyinmiş
bir beyefendiyi bana parmağı ile gösterip “bu adam benimle dans etmek istiyor.
Çok yakışıklı değil mi?” Diye kıkırdayarak adamla flört etmesini hiç
unutmayacağım. Kimse “ben 70 yaşımdayım, dans benim neyime...” diye düşünmüyor.
Bundan çok etkilendim gerçekten. Dans etmek, insanların yaşam enerjisini
besleyen en önemli şey o coğrafyada.
Bir taraftan da çok politik çalkantılar yaşamış, ağır acılardan geçmiş bir
toplum. Sorunlu bir demokrasi geçmişleri var.
Evet. Buenos Aires’te binlerce
kadının toplanıp, kayıp ya da faili mechul çocuklarının, yakınlarının bulunması
için yaptığı direniş tüm dünyaya örnek olmuş gerçekten. Beyaz
başörtülü ‘’Plaza de Mayo (Mayıs Meydanı) Anneleri” diye anılan bu grup on yıllarca aynı meydanda toplanıp eylem yapmışlar.
Bu arada askeri darbe sırasında insanların tango yaptığı salonlar olan
milongalar kapatılmış. Halka açık yerlerde dans edilmesi yasaklanmış. Ama
insanlar asla vazgeçmemiş bu ritüelden.
Çünkü halkın bir araya geldiği yerler olarak milongalar, aynı zamanda
direniş hareketinin de mayalandığı yerler olmuş değil mi?
Aynen. Halka rağmen hiç birşey
yapabilmek mümkün değil. Asla vazgeçmemişler müziklerinden ve danslarından. Çok
protest bir yanları var. Başkaldıran, meydan okuyan insanlar Latin
Amerika’lılar. Ama bunu bu kadar estetik yapabilmek ya da estetik bir esere
dönüştürebilmek ayrı bir kültürel durum. Kabiliyet. Mesela benim için Latin
Amerika ile ilgili en baskın imge; duvarlardaki inanılmaz detay ve güzellikteki
grafitiler. Heryer grafiti dolu. Şehirlerin neredeyse boyanmadık yeri kalmamış.
O kadar normal karşılanıyor ki bu durum. Duyguları ifade etme biçimi olarak neredeyse
kültürün en temel parçası olarak yerini çoktan almış. Bu da askeri baskı
dönemlerinde bir karşı koyma, kendini anlatma eylemi olarak başlamış. Şimdi
şehirlerin en görülesi rengi haline gelmiş. Bizi düşünsene binbir emek
boyattığımız kapılarımızın, evlerimizin sokak duvarlarının bir sabah
kalktığımızda rengarenk boyanmış olduğunu gördüğümüzü! Kafayı yemez miyiz?
Onlar için normal birşey...
Bizde belediye ya da bina sakinleri elinde boya kovası ve fırçası olan
gençlerin arkasından koşturduğu için grafitici gençlerin kabiliyetleri de pek
gelişemedi. İtiraf edeyim ben de istemezdim kapım, bacam boyansın öyle!
Buenos Aires’te Grammy ödüllü
çok ünlü bir müzik yapımcısının evine ekip olarak yemeğe davet edildik.
İnanılmaz şık bir mekan. İnanılmaz pahallı ve zevkli döşenmiş... Ama evin sokak
kapısı farklı zamanlarda yapılmış grafittilerle dolu. O kapıyı çalıp, içeri
giriyorsun. Kimse de “ay pardon hergele çocuklar boyamışlar...” diye özür
dilemiyor. Hayatın bir parçası işte. 2001 ekonomik krizini hatırla. Kriz hemen
hemen aynı zamanda hem Arjantin’i hem de Türkiye’yi vurmuştu. Hatırlıyorum,
bizde uysal bir şekilde, için için yaşanan kriz maduriyeti, Arjantin’de büyük
halk haretine dönüşmüştü. Daha dışa vurumcu, daha sinirli refleksleri olan bir
kültür. Tango’dan, grafiti’ye kadar herşeyde bunu görüyorsun.
E yemek de yaptınız di mi?
Evet özel davetlerde Türk
yemeklerini yapıp, yedirdik misafirlere. Çok sükse yaptı gerçekten. Hünkar
beğendi’den tut da yaprak sarmaya kadar herşey yapılıp, davetlilere ikram
edildi... Eh bizim yemeklerimiz olağanüstü tabii. Çok beğenildi ve afiyetle
yenildi. Paçanga böreği ve hünkar beğendi benim kanaatime göre en çok beğenilen
yemekler oldu. Onlar daha etçi bir toplum. Özellikle Arjantin. Meşhur Arjantin
etleri işte... Lokum gibi yumuşacık ve çok hafif. Ama bizim yemeklerimiz
onlarınkini her durumda döver. Taze fasülyeye kadar herşeyi hazırladık biz de.
Latin Amerika’da sokaklarda suç oranı çok yüksek diye bilinir. Başınıza
birşey gelmedi di mi?
Valla o kadar çok şey duyduk ki
bizde bu konuyla ilgili. Hem burada oraları bilen hem de orada bizlere yardımcı
olan insanlardan inanılmaz korkunç hikayeler dinledik. Düşünsene biz çekim
ekibi olarak pahalı ekipmanlarla çalışıyoruz ve sürekli boynumuzda ve
ellerimizde bilmem kaç bin dolarlık aletlerle geziyoruz... 40 gün boyunca heryere
hatta girilmesi imkansız denilen Favela’lara bile girdik ve başımıza hiç ama
hiç birşey gelmedi. Ben İstanbul’da ofisimin olduğu Tünel’de cep telefonumu
çaldırdım mesela... Tabii biz yapım ekipleri bu durumlara çok alışık
insanlarız. Her türlü mekana girip çekim yapma pratiğimiz çok yüksek o nedenle
pek korku bilmeyiz ama yine de duyduklarımız çok tedirgin ediciydi. Bir ara
dedim ki “ aman gelip, bir kamerayı çalsalar da şu stresli, ne olacak
beklentisinden kurtulsam.” Anlatılan hikayelerden öyle bir ruh haline
bürünmüşüm ki “ne olacaksa olsun artık” diye bağırındım durdum bir ara. Bu
arada asıl tuhaf olanı senin sorduğun soruyu orada da bizim için de çok
sordular. “Biz İstanbul’u çok merak ediyoruz ama suç oranı çok yüsekmiş!
Başımıza birşey gelir mi?” şeklinde sorularla çok karşılaştık.
Merak ediyorlar yani buraları?
Hem de nasıl! Türkiye deyince
akıllarına 3 marka geliyor; İstanbul, Galatasaray ve Fenerbahçe. Özellikle
İstanbul inanılmaz popüler bir destinasyon halinde. Galatasaray ve
Fenerbahçe’de öyle gerçekten. Eh tabii futbol hayatın heryerinde var orada. Tüm
gettolardan tutun da merkezdeki sokak aralarına kadar heryerde çoluk, çocuk
futbol oynuyor. Malum efsane Latin Amerika futbolu nasıl doğmuş bunu çok net
görüyorsun oralarda.
Latin Amerika’da en çok neresi hoşuna gitti Şebnem?
Gittiğimiz 3 ülkeye göre
sıralayacak olursam, Rio’dan Sao Paulo’ya gidişteki kıyı şeridi üzerinde
Paraty, Uruguay’da Montevideo ve tabii Buenos Aires.

