28 Eylül 2011 Çarşamba




Şebnem Kitiş, uzun yıllardır reklam sektöründe çalışan bir reklam film yönetmeni. Ama onu, gerçek mesleğinin dışında ilginç yapan bir özelliği daha var. Şebnem, sık sık farklı projeler yapmak ve çalışmak için uzak yerlere gidiyor. Hem yeni ve ilginç projelere imza atıyor hem de zaman zaman hepimizin yaşadığı yerde içine düştüğü kapalı kalma duygusundan kurtulmak için taze bir nefes alıyor. Onu ve bir parçası olduğu son projesi Ottomobil’i sizler için dinledim.

Sık sık valizini alıp uzak memleketlere yeni projeler yapmak için gidiyorsun? “Kadın başına” üstelik de bir anne olarak. Ne oluyor sana böyle?
Ben ilkokuldan sonra hep ailemden uzakta okudum. Tek başıma olma, özgür yaşama eğitimim ve eğilimim sanırım fazla baskın... Özgürlük kapım hep açık olmazsa çok mutsuz oluyorum. Allahtan eşim de benim gibi. O da işi için uzaklara gitmeyi ve kendiyle kalmayı bilen birisi. Bu çok önemli.

Eh kızın? Onu kime bırakıyorsun?
Kızımın bir de babası var Rasim. Hem de çocuğu ile çok ilgili bir babası var. Uzaklara gitmemiz gerektiğinde kendi aramızda mutlaka ayarlıyoruz zamanlarımızı. Birimiz mutlaka onunlayız. Ayrıca kızım da, hayatın anne ve baba tarafından eşit olarak sırtlanılması gereken bir şey olduğunu çok iyi biliyor. Öğrendi bu yaşamın güzelliklerini. Hatta geçen gün geçmişte yaptığım bir projeye bakarken “seninle çok gurur duyuyorum anne” dedi bana.

Ayağının tozuyla yeni geldiğin son projeden söz eder misin? Tam 40 gün ne yapmaya gittiniz Brezilya, Uruguay ve Arjantin’e?
Projenin ismi Ottomobil. Uzak yerlerdeki insanlara kendi müziğimizi yapmak, kendi yemeğimizi pişirip, paylaşmak ve orada tanışacağımız insanların konuğu olmak için, ekip olarak bir karavanla Rio de Janeiro’dan başlayıp, Buenos Aires’e kadar tam 40 gün süreyle dolaştık. Beraberimizde götürdüğümüz mobil ekipmanlarımızla da yol boyunca yaşananları çekip, tüm macerayı görsel bir hikaye haline getirdik.

Nereden aklınıza geldi böyle bir proje yapmak?
Otto restoranlarının sahipleri, benim de arkadaşlarım. Onlar teklif etti bu projeyi bana. Sonra oturup, birlikte geliştirdik, olgunlaştırdık. Sağolsunlar HSBC Premier Bankacılık bölümü bize finansal destek sağladı ve böylece başladık projeye işte. Çıkış noktamız, uzak, çok uzak yerlerdeki insanları, yaşamları bizimkiyle buluşturmaktı. Dört duvar arasında oraları hayal etmek yerine, sınırları kaldırıp, bizzat farklı bir kültürle, yerinde ilişki kurmak isteğimizdi.Tabii tüm bu yaşananları da sosyal medyanın imkanlarını kullanarak, burada dostlarımızla paylaştık. İnternet sitemizden ve diğer kanallardan neredeyse canlı yayın gibi birşey yaptık. İletişim teknolojisinin dünyayı ne kadar küçülttüğünü görmek çok eğlenceliydi.

Neler yaşandı yol boyunca?
İnanılmaz ilgi topladı projemiz. Farklı kültürdeki müziklerin ve yemeklerin insanları bir araya getirmedeki çekimgücü çok etkileyici gerçekten. Mavi Güneş ve Cereyanlı grupları da yolculuğumuzun ilk bölümünde bizlerle birlikte projeye destek verdi. Hayatında ilk kez saz dinleyen Latin Amerika ahalisinin ilgisini görmen lazımdı. Daha sonra buradan götürüp, karavanımıza yüklediğimiz kendi ekipmanlarımızla yine Otto mekanlarında çalınan müzikleri dinlettik. İlgi yine çok yüksek oldu...Müzik ve dans orada yaşayan insanların genlerine öyle bir işlemiş ki 80 yaşında pek çok çiftin Uruguay sokaklarında tango yapması ve dans yoluyla farklı insanlarla sosyalleşmesi beni çok etkiledi. Latin Amerika’da 7’den 70’e herkes müzikle yaşıyor, kendilerini müzikle ve dansla ifade ediyor dersek yeridir. Pekçok insana bunun nedenini sorduğumda; “müzik ve dans bizleri bir arada tutan şey” cevabını aldım.

Bizde de biraz böyle değil midir? 9/8’lik bir müzikte içimiz kaynamaz mı?
Doğru ama biz daha utangaç bir toplumuz bu anlamda. Sen Beyoğlu Tünel meydanında 9/8’lik bir müzikle dans eden yüzlerce insan gördün mü hiç? Orada durum tam da bu; her yaştan yüzlerce insan bir araya gelip, sokaklarda tango yapıyorlar. Tanımadıkları insanları dansa kaldırabiliyorlar. Bu sayede yeni ilişkiler yaşanıyor. Yaşlı ya da genç herkes bu sosyal ortamda müziğin ritmine kendini bırakıp, dans ediyor. Kimse de “aman bu yaşta da sokak ortasında tango yapılır mı?” diye düşünmüyor. Tam tersi! Bir gün 70 yaşlarında bir hanım yanıma yaklaştı ve gayet şık, jilet gibi giyinmiş bir beyefendiyi bana parmağı ile gösterip “bu adam benimle dans etmek istiyor. Çok yakışıklı değil mi?” Diye kıkırdayarak adamla flört etmesini hiç unutmayacağım. Kimse “ben 70 yaşımdayım, dans benim neyime...” diye düşünmüyor. Bundan çok etkilendim gerçekten. Dans etmek, insanların yaşam enerjisini besleyen en önemli şey o coğrafyada.

Bir taraftan da çok politik çalkantılar yaşamış, ağır acılardan geçmiş bir toplum. Sorunlu bir demokrasi geçmişleri var.
Evet. Buenos Aires’te binlerce kadının toplanıp, kayıp ya da faili mechul çocuklarının, yakınlarının bulunması için yaptığı direniş tüm dünyaya örnek olmuş gerçekten. Beyaz başörtülü ‘’Plaza de Mayo (Mayıs Meydanı) Anneleri” diye anılan bu grup on yıllarca aynı meydanda toplanıp eylem yapmışlar. Bu arada askeri darbe sırasında insanların tango yaptığı salonlar olan milongalar kapatılmış. Halka açık yerlerde dans edilmesi yasaklanmış. Ama insanlar asla vazgeçmemiş bu ritüelden.

Çünkü halkın bir araya geldiği yerler olarak milongalar, aynı zamanda direniş hareketinin de mayalandığı yerler olmuş değil mi?
Aynen. Halka rağmen hiç birşey yapabilmek mümkün değil. Asla vazgeçmemişler müziklerinden ve danslarından. Çok protest bir yanları var. Başkaldıran, meydan okuyan insanlar Latin Amerika’lılar. Ama bunu bu kadar estetik yapabilmek ya da estetik bir esere dönüştürebilmek ayrı bir kültürel durum. Kabiliyet. Mesela benim için Latin Amerika ile ilgili en baskın imge; duvarlardaki inanılmaz detay ve güzellikteki grafitiler. Heryer grafiti dolu. Şehirlerin neredeyse boyanmadık yeri kalmamış. O kadar normal karşılanıyor ki bu durum. Duyguları ifade etme biçimi olarak neredeyse kültürün en temel parçası olarak yerini çoktan almış. Bu da askeri baskı dönemlerinde bir karşı koyma, kendini anlatma eylemi olarak başlamış. Şimdi şehirlerin en görülesi rengi haline gelmiş. Bizi düşünsene binbir emek boyattığımız kapılarımızın, evlerimizin sokak duvarlarının bir sabah kalktığımızda rengarenk boyanmış olduğunu gördüğümüzü! Kafayı yemez miyiz? Onlar için normal birşey...

Bizde belediye ya da bina sakinleri elinde boya kovası ve fırçası olan gençlerin arkasından koşturduğu için grafitici gençlerin kabiliyetleri de pek gelişemedi. İtiraf edeyim ben de istemezdim kapım, bacam boyansın öyle!
Buenos Aires’te Grammy ödüllü çok ünlü bir müzik yapımcısının evine ekip olarak yemeğe davet edildik. İnanılmaz şık bir mekan. İnanılmaz pahallı ve zevkli döşenmiş... Ama evin sokak kapısı farklı zamanlarda yapılmış grafittilerle dolu. O kapıyı çalıp, içeri giriyorsun. Kimse de “ay pardon hergele çocuklar boyamışlar...” diye özür dilemiyor. Hayatın bir parçası işte. 2001 ekonomik krizini hatırla. Kriz hemen hemen aynı zamanda hem Arjantin’i hem de Türkiye’yi vurmuştu. Hatırlıyorum, bizde uysal bir şekilde, için için yaşanan kriz maduriyeti, Arjantin’de büyük halk haretine dönüşmüştü. Daha dışa vurumcu, daha sinirli refleksleri olan bir kültür. Tango’dan, grafiti’ye kadar herşeyde bunu görüyorsun.

E yemek de yaptınız di mi?
Evet özel davetlerde Türk yemeklerini yapıp, yedirdik misafirlere. Çok sükse yaptı gerçekten. Hünkar beğendi’den tut da yaprak sarmaya kadar herşey yapılıp, davetlilere ikram edildi... Eh bizim yemeklerimiz olağanüstü tabii. Çok beğenildi ve afiyetle yenildi. Paçanga böreği ve hünkar beğendi benim kanaatime göre en çok beğenilen yemekler oldu. Onlar daha etçi bir toplum. Özellikle Arjantin. Meşhur Arjantin etleri işte... Lokum gibi yumuşacık ve çok hafif. Ama bizim yemeklerimiz onlarınkini her durumda döver. Taze fasülyeye kadar herşeyi hazırladık biz de.

Latin Amerika’da sokaklarda suç oranı çok yüksek diye bilinir. Başınıza birşey gelmedi di mi?
Valla o kadar çok şey duyduk ki bizde bu konuyla ilgili. Hem burada oraları bilen hem de orada bizlere yardımcı olan insanlardan inanılmaz korkunç hikayeler dinledik. Düşünsene biz çekim ekibi olarak pahalı ekipmanlarla çalışıyoruz ve sürekli boynumuzda ve ellerimizde bilmem kaç bin dolarlık aletlerle geziyoruz... 40 gün boyunca heryere hatta girilmesi imkansız denilen Favela’lara bile girdik ve başımıza hiç ama hiç birşey gelmedi. Ben İstanbul’da ofisimin olduğu Tünel’de cep telefonumu çaldırdım mesela... Tabii biz yapım ekipleri bu durumlara çok alışık insanlarız. Her türlü mekana girip çekim yapma pratiğimiz çok yüksek o nedenle pek korku bilmeyiz ama yine de duyduklarımız çok tedirgin ediciydi. Bir ara dedim ki “ aman gelip, bir kamerayı çalsalar da şu stresli, ne olacak beklentisinden kurtulsam.” Anlatılan hikayelerden öyle bir ruh haline bürünmüşüm ki “ne olacaksa olsun artık” diye bağırındım durdum bir ara. Bu arada asıl tuhaf olanı senin sorduğun soruyu orada da bizim için de çok sordular. “Biz İstanbul’u çok merak ediyoruz ama suç oranı çok yüsekmiş! Başımıza birşey gelir mi?” şeklinde sorularla çok karşılaştık.

Merak ediyorlar yani buraları?
Hem de nasıl! Türkiye deyince akıllarına 3 marka geliyor; İstanbul, Galatasaray ve Fenerbahçe. Özellikle İstanbul inanılmaz popüler bir destinasyon halinde. Galatasaray ve Fenerbahçe’de öyle gerçekten. Eh tabii futbol hayatın heryerinde var orada. Tüm gettolardan tutun da merkezdeki sokak aralarına kadar heryerde çoluk, çocuk futbol oynuyor. Malum efsane Latin Amerika futbolu nasıl doğmuş bunu çok net görüyorsun oralarda.

Latin Amerika’da en çok neresi hoşuna gitti Şebnem?
Gittiğimiz 3 ülkeye göre sıralayacak olursam, Rio’dan Sao Paulo’ya gidişteki kıyı şeridi üzerinde Paraty, Uruguay’da Montevideo ve tabii Buenos Aires.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder