28 Eylül 2011 Çarşamba






Bu hafta seninle sohbet edeceğimi söylediğim bir gazeteci arkadaşım bana “Murat Daltaban, senin sayfanın formatına uymaz. Sen tanımadığımız insanların ilginç hikayelerini sayfana taşıyorsun. Sonuçta Murat’la yapacağın her sohbet ya daha önceden konuşulmuş olur ya da kültür sanat söyleşine döner...” dedi. Ben gazeteci olmadığımdan olsa gerek, çok anlamadım bunu. Ne dersin? Artık seninle bilinmeyen, hiç ayakizi değmemiş “Gerçek Hayat” sohbeti yapılamaz mı?
Belli bir çevre tarafından tanınmış olmanın en büyük zorluğu bu Rasim. Gazeteciler genellikle sohbet etmeye geldiklerinde, daha önceden oluşturdukları kalıp fikirleri teyid etme eğilimi ile sohbet ediyorlar bizimle. O zaman da yeni, “hiç tanınmamış” bir sohbet ortaya çıkamıyor. Beklenti; malumun ilamı.

Bu, “Çoraplar her zaman alt çekmeceye konur” ezberi gibi birşey mi? Tanınmış insanları da kafalarımızda daha önceden üzerlerini etiketlediğimiz çekmecelere mi yerleştirmek istiyoruz? Aksi taktirde huzur bulamıyor muyuz?
Öyle tabii. Bu önkabullerin başka bir anlamı var mı? “Ezber bozulunca huzur bulamama” durumu doğru bir tesbit.

Senin hikayen de biraz böyle ezber bozarak başlar Murat. 80’lerde pek çok ailenin çocuğu için hayal ettiği, ODTÜ’de mühendislik okumaya başladın ama 3. sınıfın sonuna geldiğinde okulu bırakıp, tiyatroya geçtin. Değil mi?
Ben Odtü’de Maden Mühendisliği okumaya başladığımda bir türlü istediğim sosyal ilişki ağını kuramadım. Matematik ve fizik benim en sevdiğim ve başarılı olduğum alanlar olmasına rağmen yeşeremedim o kendi içine kapalı çevrede. Bu, hem maden mühendisliği binasının kampüsün en kıyısında konumlanmış olması hem de kafasında “hayatta yırtma” stratejisinden başka birşey olmayan geleneksel aile çocuklarının tercih ettiği bir okul olmasından kaynaklandı sanırım. Zaman geçtikce oraya, o iklime ait olmadığımı yavaş yavaş idrak etmeye başlamıştım.

Üniversitende başka faaliyetlerle mutlu olmayı denemedin mi?
Müzik klübüne üye oldum, sevmedim. Tiyatro klübüne girdim, attılar beni klüpten... Bir türlü istediğim, mutlu olacağım ortamı yakalayamadım anlayacağın. Sonra da yavaş yavaş vücudum isyan etmeye başladı. Resmen bünyem kaldırmıyordu artık o okulu. Sabahları kalkamıyordum, sınavlara çalışmak istemiyordum... Çok mutsuzdum. Ben başka birşey istiyordum. “Böyle devam edersem seveceğim bir hayatım olmayacak” diye karar verdim ve okulu bıraktım.

Ne istiyordun peki?
Beni iki şey çok heyecanlandırıyordu. Müzik yapmak ve sinema seyretmek. Hatta bana ücretsiz filmler getirsin diye kardeşimi bir video kiralama dükkanına işe sokmuştum. Kendim de Ankara’da bir müzik markette çalışmaya başlamıştım. Hayatım, günde 6-7 film seyretmek ve müzik dinlemekten ibaret olmuştu uzunca bir dönem. Sonra Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesinde tiyatro okuyan birisi ile tanıştım. Ona söyledim ilk “Ben tiyatro yönetmeni olmak istiyorum galiba” diye. Tiyatro ile uğraşanlar o dönem bu sonradan, geç gelen tiyatro aşkını pek kabul etmezlerdi. “Bu hep içinde var olmalıdır.” diye cevap verirlerdi benim gibi geçkinlere.

Tabi onlar başka bir gezegenin doğuştan kutsanmış insanlarıdır.
Tabi tabi! “Tiyatrocu doğulur, sonradan olunmaz!” kanaati geleneksel anlayış içinde çok yaygındır. Neyse, ben bu geleneksel anlayışta olmayan tiyatro adamlarının da desteğiyle sınavlara girdim ve kazandım. Verdiğim en iyi karar da bu oldu sanırım. Hayatta geçirdiğim en güzel yıllarım DTCF’de ki öğrencilik yıllarımdı.

Ailen, yakın çevren ne dedi mühendisliği bırakıp, tiyatrocu olma durumuna?     
Ailem uzun süre benimle konuşmadı tabii. Çok pişman olacağım bir işe kalkıştığımı söylediler sürekli. Babam Ankara’da hakimlik yapıyordu. Annem de ev hanımı idi. Bizim hayatımız geleneksel sınırlar içinde tanzim edilmiş bir hayattı aslında. O sınırların dışına çıkıldığında çok sert reaksiyonlarla karşılaşırsın. Ama içsel sıkıntılar çektiğin, yeni uyanışlar farketmeye başladığın ve tabii kafanın karıştığı dönemlerde bir ses gelir ve insanın kulağına birşeyler fısıldamaya çalışır. O seslere kulağını kapatırsan çok şey kaybedebiliyorsun. Ben o sesi takip etmeyi seviyorum. En azından bana hep güzel şeyler söyledi. Buna alter-ego de! Önsezi de! Ne dersen de işte! Kimlik evrimime çok katkıda bulundu bu hayatın kulağıma fısıldadıkları. Bigiden çok sağduyumla hareket etmek bana hep olumlu şeyler kattı.

Okul bitti ve sen bir büyük karar daha verdin. Ankara’yı da terkedip, İstanbul’a geldin.
Ankara benim için bitmişti. Aslında hayatım gayet iyi, rahatım yerinde idi. Epey de tanınmaya başlamış bir tiyatro oyuncusuydum. Ama işte yine o sesi dinledim ve çantamı toplayıp, İstanbul’a geldim. Ben zorlukların, çatışmaların arasında daha yeni şeyler üretebiliyorum. Hani detektiflik filmlerinde iz sürmeye, maktülün çöplerini karıştırmakla başlarlar ya. Ben de onun gibi geri dönüp, kendi çöpümü – geçmişimi- karıştırmayı severim. Gelecekte yapmak istediklerin o geçmişin çöpünü karıştırma seanslarında önüne çıkıverir. İstanbul’a geldim ve İstanbul Şehir Tiyatrosu’na girdim. Uzun yıllar da kurumda tiyatro yaptım.
Sonra İstanbul Şehir Tiyatrosunu da bıraktın. 657’den emekli olmayı reddettin. Biriktirdiğin çöpünü karıştırırken yine ne bulmuştun?
Sokaktaki insan olarak çok hızlı bir şekilde değişiyoruz. Beklentilerimiz farklılaşıyor. Yaşama bilgilerimiz hızla yenileniyor. Herşey başka bir hal alıyor. Teknolojinin geldiği yer eskiden yaptığın şekliyle hiçbir şeyi yapamayacağını çok net gösteriyor insana. Bu kadar çok yeni bilginin, son sürat dolaştığı hayatta geleneksel tiyatro da değişmek zorunda. Kurumlar ise zamanla kendi aristokrasini yarattığı için yeniye varmak konusunda hantal kalıyorlar. O nedenle eski, geleneksel haliyle tiyatro yapmak istemediğime karar verdim ve ayrıldım.

Murat, bu konuya bir küçük virgül koyalım çünkü birşeyi çok merak ettim; hayatına baktığımızda, sana koyulan sınırları kaldırmadaki ısrarın çok öne çıkıyor. Bunun gerisinde Ankara’da hakimlik yapan babanın ve içine doğduğun doğal çevrenin kuralcı hayat dayatmaları ile kavgan mı var acaba?
Çok doğru. “Hakim çocuğu böyle davranmaz, hakim çocuğu bu insanlarla arkadaşlık etmez...” çok fazla böyle kurallara maruz kaldım ben. Hayatıma da bu kuralları yıkıp, kendi doğrumu bulmak konusundaki ısrarımla devam ettim.

Peki yol boyunca başka “baba” figürlerin olmadı mı? Babanın boşalttığı yer senin içinde doldu mu?
Danıştığım. Bana herzaman doğru şeyler söyleyen, yürümeyi istediğim yolda beni güçlendiren abilerim oldu. Abilerle kolkola yürüyebilirsin. 

Peki oğlun Arda ile ilişkinde kurallar ne kadar var?
Ben gerçekten kural koymayı sevmiyorum Arda’ya. Hayatını sağlıklı idare edecek kadar sınır koymaya dikkat ediyorum. Hiçbir şey için zorlamıyorum. Önünde durup, benim müsade ettiğim kadar ilerlemesi değil de arkasında durup gittiği yeri seyretmek daha sağlıklı diye düşünüyorum.

Tiyatrodaki bu geleneksel yaklaşımla yollarını ayırıp, kendi yoluna gittin ve Tiyatro DOT kuruldu. Senin sahnelemeyi seçtiğin oyunlar gerçekten çok sert. Hemen hepsinde bir taciz hikayesi var. Hiç bir seçim tesadüf değildir diye düşünenlerdenim. Ne dersin?
Haklısın. Kendi hayatımda fiziksel olarak taciz edilmesem de manevi olarak çok fazla tacize maruz kaldığımı hissettim. Bu benim kuşağımın da dramı diye düşünüyorum. Bizim kuşakta hemen her genç işletme okumaya takmıştı kafayı. Ya lisans ya da yüksek lisansta çoğu gencin tercihi işletme okumaktı. Bu tesadüf ya da öylesine oluşmuş bir moda değildi tabii. Erkek egemen ekonomik sistem, ara eleman ihtiyacındaydı ve gençleri mühendislik okuyup, üzerine de işletme yüksek lisansı yapmaya zorlamıştı. Ben buna boyun eğmeyi reddettim. Çünkü bunun adı benim için tacizdir. Hayatımı bana rağmen şekillendirmeye teşne sistemi reddediyorum. Bunun kaynağının da erkek egemen kaba sistem olduğunu düşünüyorum. Örneğin, son oyunumuz Festen/Kutlama, bir babanın, oğluna yaptığı cinsel tacizden çok üst ahlak kurumlarının bu tacizi normal sayması, görmezden gelmesi ve hayatın aynı sıradanlıkla devam etmesini istemesi üzerine kuruludur. Yani taciz neredeyse kurumsal hale gelmiştir. Cinsel taciz, hayatımızın heryerinde bize dayatılan tacizin somut halidir sadece. Taciz var olan sistemin dayatmasıdır. Bunu yaratan zihin iklimi de erkek egemen sistemdir. Benim bununla kavgam var. Örneğin, hayatta öne çıkmaya çalışan kadınlara bakıyorum, onların da erkekleşmeden başarılı olması neredeyse imkansız hale getirildi. Kendi varoluş özellikleriyle başarılı olmalarının önü tıkandı. “Erkek gibi kadın!” lafı bile kadınlara yapılan ahlaksız bir taciz değil mi? Taciz kurumsallaşmadı mı? Eşcinsellerin uğradığı hak ihlallerinin gerisinde bu erkek egemen, kaba zihin yapısı yok mu? Hayır kardeşim ben eşcinselim ve sana benzemek zorunda değilim! Senin koyduğun kurallara göre, seni rahatsız etmemek üzerinden bir hayatı bana dayatamazsın.

Cinsel tacize uğramadan da tacizin zihin dünyasıyla kavga edebiliriz.
Gayet tabii. Taciz, tacizdir çünkü. Otoritenin sana rağmen dayattığı herşey tacizdir. Zamanla kendi geleneğini, ahlak yapısını oluşturdu, kültürünü egemen kıldı diye makul birşey haline gelemez. Benim kuşağımın – sen de bizim kuşaktansın- bu tacize çok fazla maruz kaldığını düşünüyorum Rasim. Çocukluğumuz, gençliğimiz tacizle geçti ve hatta orta yaşlarımız halen bu erkek egemen sistem tarafından sürekli tacizle edilmekle geçiyor. Benim sanatımda bunun kavgası var.

Kendi tiyatron için gelecekten beklentilerin ne?
Özgün, kabiliyetli ve zamanın ruhunu yakalayan oyun yazarlarının, tiyatro yönetmenlerinin ve oyuncuların varlığı tiyatronun geleceğini belirleyecek. Tiyatro geleneği 4 bin yıllık bir hafızaya sahip. Bu hafızanın çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Üzerine yeni şeyler ekleyerek ben de buna katkıda bulunmak istiyorum. Kendi oyun yazarı, yönetmen ve oyuncu alt yapımızı oluşturmak için yeni girişimlerimiz var. Dünyaya çok açık, zamanın ruhunu yakalayacak ve geleceğe güzel eserler verecek bir tiyatro yaratmak istiyorum. Çok çalışıyoruz. 

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder