Bu hafta seninle sohbet edeceğimi söylediğim bir gazeteci arkadaşım bana “Murat Daltaban, senin sayfanın formatına uymaz. Sen tanımadığımız insanların ilginç hikayelerini sayfana taşıyorsun. Sonuçta Murat’la yapacağın her sohbet ya daha önceden konuşulmuş olur ya da kültür sanat söyleşine döner...” dedi. Ben gazeteci olmadığımdan olsa gerek, çok anlamadım bunu. Ne dersin? Artık seninle bilinmeyen, hiç ayakizi değmemiş “Gerçek Hayat” sohbeti yapılamaz mı?
Belli bir çevre tarafından tanınmış
olmanın en büyük zorluğu bu Rasim. Gazeteciler genellikle sohbet etmeye
geldiklerinde, daha önceden oluşturdukları kalıp fikirleri teyid etme eğilimi
ile sohbet ediyorlar bizimle. O zaman da yeni, “hiç tanınmamış” bir sohbet
ortaya çıkamıyor. Beklenti; malumun ilamı.
Bu, “Çoraplar her zaman alt çekmeceye konur” ezberi gibi birşey mi? Tanınmış
insanları da kafalarımızda daha önceden üzerlerini etiketlediğimiz çekmecelere mi
yerleştirmek istiyoruz? Aksi taktirde huzur bulamıyor muyuz?
Öyle tabii. Bu önkabullerin başka
bir anlamı var mı? “Ezber bozulunca huzur bulamama” durumu doğru bir tesbit.
Senin hikayen de biraz böyle ezber bozarak başlar Murat. 80’lerde pek çok
ailenin çocuğu için hayal ettiği, ODTÜ’de mühendislik okumaya başladın ama 3.
sınıfın sonuna geldiğinde okulu bırakıp, tiyatroya geçtin. Değil mi?
Ben Odtü’de Maden Mühendisliği
okumaya başladığımda bir türlü istediğim sosyal ilişki ağını kuramadım.
Matematik ve fizik benim en sevdiğim ve başarılı olduğum alanlar olmasına
rağmen yeşeremedim o kendi içine kapalı çevrede. Bu, hem maden mühendisliği
binasının kampüsün en kıyısında konumlanmış olması hem de kafasında “hayatta
yırtma” stratejisinden başka birşey olmayan geleneksel aile çocuklarının tercih
ettiği bir okul olmasından kaynaklandı sanırım. Zaman geçtikce oraya, o iklime
ait olmadığımı yavaş yavaş idrak etmeye başlamıştım.
Üniversitende başka faaliyetlerle mutlu olmayı denemedin mi?
Müzik klübüne üye oldum,
sevmedim. Tiyatro klübüne girdim, attılar beni klüpten... Bir türlü istediğim,
mutlu olacağım ortamı yakalayamadım anlayacağın. Sonra da yavaş yavaş vücudum
isyan etmeye başladı. Resmen bünyem kaldırmıyordu artık o okulu. Sabahları
kalkamıyordum, sınavlara çalışmak istemiyordum... Çok mutsuzdum. Ben başka
birşey istiyordum. “Böyle devam edersem seveceğim bir hayatım olmayacak” diye
karar verdim ve okulu bıraktım.
Ne istiyordun peki?
Beni iki şey çok
heyecanlandırıyordu. Müzik yapmak ve sinema seyretmek. Hatta bana ücretsiz
filmler getirsin diye kardeşimi bir video kiralama dükkanına işe sokmuştum. Kendim
de Ankara’da bir müzik markette çalışmaya başlamıştım. Hayatım, günde 6-7 film
seyretmek ve müzik dinlemekten ibaret olmuştu uzunca bir dönem. Sonra Ankara
Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesinde tiyatro okuyan birisi ile
tanıştım. Ona söyledim ilk “Ben tiyatro yönetmeni olmak istiyorum galiba” diye.
Tiyatro ile uğraşanlar o dönem bu sonradan, geç gelen tiyatro aşkını pek kabul
etmezlerdi. “Bu hep içinde var olmalıdır.” diye cevap verirlerdi benim gibi
geçkinlere.
Tabi onlar başka bir gezegenin doğuştan kutsanmış insanlarıdır.
Tabi tabi! “Tiyatrocu doğulur,
sonradan olunmaz!” kanaati geleneksel anlayış içinde çok yaygındır. Neyse, ben
bu geleneksel anlayışta olmayan tiyatro adamlarının da desteğiyle sınavlara
girdim ve kazandım. Verdiğim en iyi karar da bu oldu sanırım. Hayatta
geçirdiğim en güzel yıllarım DTCF’de ki öğrencilik yıllarımdı.
Ailen, yakın çevren ne dedi
mühendisliği bırakıp, tiyatrocu olma durumuna?
Ailem uzun süre benimle
konuşmadı tabii. Çok pişman olacağım bir işe kalkıştığımı söylediler sürekli.
Babam Ankara’da hakimlik yapıyordu. Annem de ev hanımı idi. Bizim hayatımız
geleneksel sınırlar içinde tanzim edilmiş bir hayattı aslında. O sınırların
dışına çıkıldığında çok sert reaksiyonlarla karşılaşırsın. Ama içsel sıkıntılar
çektiğin, yeni uyanışlar farketmeye başladığın ve tabii kafanın karıştığı dönemlerde
bir ses gelir ve insanın kulağına birşeyler fısıldamaya çalışır. O seslere
kulağını kapatırsan çok şey kaybedebiliyorsun. Ben o sesi takip etmeyi
seviyorum. En azından bana hep güzel şeyler söyledi. Buna alter-ego de! Önsezi
de! Ne dersen de işte! Kimlik evrimime çok katkıda bulundu bu hayatın kulağıma
fısıldadıkları. Bigiden çok sağduyumla hareket etmek bana hep olumlu şeyler
kattı.
Okul bitti ve sen bir büyük karar daha verdin. Ankara’yı da terkedip, İstanbul’a
geldin.
Ankara benim için bitmişti. Aslında
hayatım gayet iyi, rahatım yerinde idi. Epey de tanınmaya başlamış bir tiyatro
oyuncusuydum. Ama işte yine o sesi dinledim ve çantamı toplayıp, İstanbul’a
geldim. Ben zorlukların, çatışmaların arasında daha yeni şeyler üretebiliyorum.
Hani detektiflik filmlerinde iz sürmeye, maktülün çöplerini karıştırmakla
başlarlar ya. Ben de onun gibi geri dönüp, kendi çöpümü – geçmişimi-
karıştırmayı severim. Gelecekte yapmak istediklerin o geçmişin çöpünü karıştırma
seanslarında önüne çıkıverir. İstanbul’a geldim ve İstanbul Şehir Tiyatrosu’na
girdim. Uzun yıllar da kurumda tiyatro yaptım.
Sonra İstanbul Şehir Tiyatrosunu da bıraktın. 657’den emekli olmayı
reddettin. Biriktirdiğin çöpünü karıştırırken yine ne bulmuştun?
Sokaktaki insan olarak çok hızlı
bir şekilde değişiyoruz. Beklentilerimiz farklılaşıyor. Yaşama bilgilerimiz
hızla yenileniyor. Herşey başka bir hal alıyor. Teknolojinin geldiği yer
eskiden yaptığın şekliyle hiçbir şeyi yapamayacağını çok net gösteriyor insana.
Bu kadar çok yeni bilginin, son sürat dolaştığı hayatta geleneksel tiyatro da
değişmek zorunda. Kurumlar ise zamanla kendi aristokrasini yarattığı için
yeniye varmak konusunda hantal kalıyorlar. O nedenle eski, geleneksel haliyle
tiyatro yapmak istemediğime karar verdim ve ayrıldım.
Murat, bu konuya bir küçük virgül koyalım çünkü birşeyi çok merak ettim; hayatına
baktığımızda, sana koyulan sınırları kaldırmadaki ısrarın çok öne çıkıyor.
Bunun gerisinde Ankara’da hakimlik yapan babanın ve içine doğduğun doğal
çevrenin kuralcı hayat dayatmaları ile kavgan mı var acaba?
Çok doğru. “Hakim çocuğu böyle
davranmaz, hakim çocuğu bu insanlarla arkadaşlık etmez...” çok fazla böyle
kurallara maruz kaldım ben. Hayatıma da bu kuralları yıkıp, kendi doğrumu
bulmak konusundaki ısrarımla devam ettim.
Peki yol boyunca başka “baba” figürlerin olmadı mı? Babanın boşalttığı yer senin
içinde doldu mu?
Danıştığım. Bana herzaman doğru
şeyler söyleyen, yürümeyi istediğim yolda beni güçlendiren abilerim oldu.
Abilerle kolkola yürüyebilirsin.
Peki oğlun Arda ile ilişkinde kurallar ne kadar var?
Ben gerçekten kural koymayı
sevmiyorum Arda’ya. Hayatını sağlıklı idare edecek kadar sınır koymaya dikkat
ediyorum. Hiçbir şey için zorlamıyorum. Önünde durup, benim müsade ettiğim
kadar ilerlemesi değil de arkasında durup gittiği yeri seyretmek daha sağlıklı
diye düşünüyorum.
Tiyatrodaki bu geleneksel yaklaşımla yollarını ayırıp, kendi yoluna gittin
ve Tiyatro DOT kuruldu. Senin sahnelemeyi seçtiğin oyunlar gerçekten çok sert.
Hemen hepsinde bir taciz hikayesi var. Hiç bir seçim tesadüf değildir diye
düşünenlerdenim. Ne dersin?
Haklısın. Kendi hayatımda
fiziksel olarak taciz edilmesem de manevi olarak çok fazla tacize maruz
kaldığımı hissettim. Bu benim kuşağımın da dramı diye düşünüyorum. Bizim
kuşakta hemen her genç işletme okumaya takmıştı kafayı. Ya lisans ya da yüksek
lisansta çoğu gencin tercihi işletme okumaktı. Bu tesadüf ya da öylesine
oluşmuş bir moda değildi tabii. Erkek egemen ekonomik sistem, ara eleman
ihtiyacındaydı ve gençleri mühendislik okuyup, üzerine de işletme yüksek
lisansı yapmaya zorlamıştı. Ben buna boyun eğmeyi reddettim. Çünkü bunun adı
benim için tacizdir. Hayatımı bana rağmen şekillendirmeye teşne sistemi
reddediyorum. Bunun kaynağının da erkek egemen kaba sistem olduğunu düşünüyorum.
Örneğin, son oyunumuz Festen/Kutlama, bir babanın, oğluna yaptığı cinsel
tacizden çok üst ahlak kurumlarının bu tacizi normal sayması, görmezden gelmesi
ve hayatın aynı sıradanlıkla devam etmesini istemesi üzerine kuruludur. Yani
taciz neredeyse kurumsal hale gelmiştir. Cinsel taciz, hayatımızın heryerinde
bize dayatılan tacizin somut halidir sadece. Taciz var olan sistemin
dayatmasıdır. Bunu yaratan zihin iklimi de erkek egemen sistemdir. Benim bununla
kavgam var. Örneğin, hayatta öne çıkmaya çalışan kadınlara bakıyorum, onların
da erkekleşmeden başarılı olması neredeyse imkansız hale getirildi. Kendi varoluş
özellikleriyle başarılı olmalarının önü tıkandı. “Erkek gibi kadın!” lafı bile kadınlara
yapılan ahlaksız bir taciz değil mi? Taciz kurumsallaşmadı mı? Eşcinsellerin
uğradığı hak ihlallerinin gerisinde bu erkek egemen, kaba zihin yapısı yok mu?
Hayır kardeşim ben eşcinselim ve sana benzemek zorunda değilim! Senin koyduğun
kurallara göre, seni rahatsız etmemek üzerinden bir hayatı bana dayatamazsın.
Cinsel tacize uğramadan da tacizin zihin dünyasıyla kavga edebiliriz.
Gayet tabii. Taciz, tacizdir
çünkü. Otoritenin sana rağmen dayattığı herşey tacizdir. Zamanla kendi
geleneğini, ahlak yapısını oluşturdu, kültürünü egemen kıldı diye makul birşey
haline gelemez. Benim kuşağımın – sen de bizim kuşaktansın- bu tacize çok fazla
maruz kaldığını düşünüyorum Rasim. Çocukluğumuz, gençliğimiz tacizle geçti ve
hatta orta yaşlarımız halen bu erkek egemen sistem tarafından sürekli tacizle
edilmekle geçiyor. Benim sanatımda bunun kavgası var.
Kendi tiyatron için gelecekten beklentilerin ne?
Özgün, kabiliyetli ve zamanın
ruhunu yakalayan oyun yazarlarının, tiyatro yönetmenlerinin ve oyuncuların
varlığı tiyatronun geleceğini belirleyecek. Tiyatro geleneği 4 bin yıllık bir
hafızaya sahip. Bu hafızanın çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Üzerine yeni
şeyler ekleyerek ben de buna katkıda bulunmak istiyorum. Kendi oyun yazarı,
yönetmen ve oyuncu alt yapımızı oluşturmak için yeni girişimlerimiz var.
Dünyaya çok açık, zamanın ruhunu yakalayacak ve geleceğe güzel eserler verecek
bir tiyatro yaratmak istiyorum. Çok çalışıyoruz.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder