10 Mayıs 2011 Salı

Uyusam da büyüsem

Spor yapmak herzaman zor gelmiştir. Eskiden  –çok gençliğimde- hayatımın en önemli yerinde spor vardı ama yıllar geçtikçe uzaklaştım, mesafe koydum sporla arama. Ve hiç bir zaman da tam olarak kapanmadı bu uzaklık. Her seferinde ne mücadele ne mücadele! Bir yanım hadi spor yap diye dürtüklüyor beni diğer yanım aman koyver gitsiiiiin diye daha büyük bir sesle bağırıyor.  Yorucu bir kavga.
Eh her daim seçilmeyi, beğenilmeyi bekleyen – bekleye bekleye solan - insan da olunca dış mihrakların pazarlama tuzaklarına daha kolay  yakalanıyosun. “sürüden ayrılırsan ölürsün!”. “madem iddialısın istemeden tüketmelisin”. Bu hale geldi artık dışarıda kalmanın cezası. Hele hele yaş da geçtikçe iki kat daha artıyor, daha bir tahammül edilmez hale geliyor insanın üzerindeki bu baskı. Eskiden yaş almak rahatlık sanırdım. Değilmiş!




İrrasyonel davranış sahibi bir varlık olarak insanoğluna ithamımdır; Ben, “spor sağlıktır onun için düzenli spor yapıyorum”, “ kendime öz saygımdan dolayı düzenli egzersiz yaparım...” diyenlere pek inanmam. Spor sağlıktır ama sen /ben/biz onun için yapmıyoruz.

Bugünlerde aynı mücadele dönemlerimden birinden daha geçmekteyim.  Telefonda  konuşup ikna olduğum üzere geçen sene üye olup,  3 kereden fazla gidemediğim – gitmediğim- aynı spor salonuna isteksiz ve kafamda binbir kavga yine görüşmeye gittim.  Telefonda fiyat alıp, ödeme planı hakkında anlaştığım, kurumsal satış kızı Tuğçe daha önceden randevulaşmamıza rağmen yerinde yok idi. Eğitime gitmiş! Bu pazarlama dünyasının satış teknikleri eğitimi hiç bitmez... Ne öğreniyolar bunlar sürekli hiç anlamam. Neyse, Yüzündeki ergenlik sivilceleri hala geçmemiş olan balık etli tıknaz  asistan kızımız kelebek gibi degajeme kondu hemen ve Tuğçe’nin dayanılmaz yokluğunu hissettirmemek için bana yardımcı olabileceğini söyledi... Diri vücudumdan, ceylan bakışlarımdan etkilenmiş olmalı...

Üye kabul yerinin rahatsız koltuklarında oturup, sözünde durmayan pazarlama anası Tuğçe’nin etine aşerirken, gözüm salonda koşturan genç ve six pack karınlı spor hocalarına takıldı. Bu durumdan motive olmam lazım di mi?
Zaten niye camekanlı yapmışlar ki satışla, spor yapılan salonun arasını? Hedef kitleyi kıvama getirmek ve kredi kartını masaya daha kolay koydurmak için... Beğendiğim şeyin güzel bir resimden daha fazlası olmadığını, iki sohbetten / oturup, kalktıktan sonra o taş(ra) karınlı adamların ve kadınların atomlarına ayrılmasını isteyeceğimi hemen anladım. Hem bugünlerde libidom da çok düşük. İlkbahar yorgunluğu olabilir. Zaman zaman rahat bir durum olduğunu da itiraf edeyim bu libido yokluğunun.

Neyse Tuğçe olmadığı için ve de işi biraz daha yokuşa sürmek için; “ben yarın yine gelirim” dedim ve ayrıldım o çilehaneden.  Sanırım yarın da gitmeyeceğim.  Diri vücudum daha ne kadar beni idare edecek? Olmadı 1 hafta sonra yine denerim ... Olmadı “çok moda” diye 2 beden büyük T-Shirt giyerim. O da olmadı anti-deprasanımın dozumu artırırım. Medeni Nişantaşı Cumhuriyet’inde çareler tükenmez.
Eve geldim. Kafamdaki kavgadan yorgun düşmüşüm. 2 saat kadar uyumuşum. Bu iyi geldi...

9 Mayıs 2011 Pazartesi

Eskisini yıkmadan, yenisi yapılır mı?


Evimin karşısındaki eski apartmanı, yenisini yapmak için yıkmaya başladılar. İki gündür elinde balyoz, bir başına ha babam yığma binayı döven adamı seyrediyorum. Koskoca binayı tek başına nasıl yıkacak? Vura vura biter mi beş katlı apartman? Buna ne can dayanır ne de kas gücü... Düşünsenize akşam evine ne halde gidiyordur adam? Ne stress, ne sinir, ne de ufunet. Hiç bir şey kalmaz insanın içinde. Toz olur iner aşağı. Ne iki fikir-deştikten sonra meydan muharebesine dönen tartışma programlarını duyar insan onca yorgunluğa, ne de histeri krizleri geçiren izdivaç programı sakinlerinin skandallarından içi bulanır...  Çok şanslı adam diye içimden de geçirmeden edemedim. Yanına çırak diye giresim var.

Neyse sabahtan beri azıcık gerginim; kafamda bugün yapacağım röportajla ilgili kırk tilki dolaşıyor. Kırkının da kuyruğu bir acayip... İlk sohbetimi yapmak için evden çıkacağım birazdan. Derinlemesine hayat sohbetleri. Yirmi yılı aşkın süredir ticari amaçlar için profesyonel olarak dinlediğim, anlamaya çalıştığım insanı bu kez Radikal okurları için deşifre etmeye çalışacağım. Bir başlasam, ilk cevapları duysam, karnımdaki şiş de iner aslında. Biliyorum.

Dolmuşla 2 tl’ye Taksim. Sonra doğruca Sıraselviler’den aşağı, Cihangir. Firuzağa kahvesi yine – her zaman ki gibi – “Aslında biz buralara layık değiliz ama yapımcılar utansın işte...” diyenlerle dolup taşıyor. Yolun sonundaki kırmızı apartmanı buluyorum. Kapıyı güler yüzlü, güzelce bir kadın açıyor. İnanmayacaksınız ama kader ağlarını yine, yine, yeniden örmüş! Bir saat öncesine kadar tül aralığından seyrettiğim, karşı apartmanımı döven balyoz ustasının ruh ikizi karşımda duruyor sanki.  Aynı sükunet. Aynı işe yarayan insan bakışları. Işık ışık.

Funda Cılga üniversitede iletişim okuyup, 1992’de mezun olduktan sonra İstanbul’da profesyonel hayatın içine balıklama atlayanlardan. Cesur bir kadının kurumsal bir şirkette başlayan iş hayatının, sonrasında gelişen ve onda derin izler bırakan olaylarla nasıl değiştiğinin, aslında kendi elleriyle yepyeni bir hayatı nasıl tekrar inşa ettiğinin hikayesine hep birlikte tanıklık edeceğiz.

İstanbul’da iş hayatı nasıl başladı? Biraz düşündün mü ne iş yapsam diye yoksa hemen ilk bulduğun işe girdin mi?
Okulu bitirdikten sonra ne yapsam diye düşündüm. Yazı yazmayı da sevdiğim için sektör yayınları çıkaran bir şirkette çalışmaya başladım. İlk işim Beyoğlu Dergisi’nin yazı işlerinde editör yardımcılığı idi. Beyoğlu hayatını anlatıyorduk. Sanat etkinlikleri, mekanlar, Beyoğlu portreleri falan...

İstanbul hayatına en göbeğinden daldın yani. Beyoğlu İstanbul’u anlamak ve anlatmak için çok güzel bir yer.
İstanbul’da güzel bir gelecek hayalim için iyi başlangıç oldu diyebilirim. O  zamanlar büyük GSM şirketleri yeni kurulmaya başlanmıştı. İnternet yeni yeni her yere giriyordu. Ben de Türkiye’nin internet erişim servisi sağlayan en büyük özel şirketlerinden birinde çalışmaya başladım.

Yeni medyanın Türkiye’deki ilk neferlerindensin yani?
Evet. Yayın içeriğinin organizasyonunu yapıyordum. Hatta ilk yerli sosyal ağ projesini 1998’de ekip olarak biz yaptık. Amerikalı iki gencin hazırladığı bir yazılımı satın alıp, oldukça popüler bir site oluşturmuştuk.

En çok neyi sevdin iş hayatında?
9 yıl boyunca yani 2001 ekonomik krizine kadar oldukça yoğun bir şekilde çalıştım. Günlük operasyonlar değil de yeni projeler tasarlayıp, hayata geçirmeyi daha çok sevdim. Yaratıcılık gerektiren işlerde kendimi hep mutlu hissettim ve farklı formasyondan insanlarla birlikte çalışarak oldukça başarılı projelerin içinde var oldum. Giderek büyüyen bir hayatım, artan sorumluluklarım olmaya başladı.

Para kazanmaya başladın yani? Funda ne “satın aldı” kazandığı parayla? Hangi hayallerini gerçekleştirdin?
Boğaz manzaralı bir evim olsun diye hayal kurardım, oldu. Şahane manzarası olan bir evde yaşamaya başladım. Kurumsal büyük bir şirkette güzel bir kariyere başlamıştım. Bilirsin yeni kıyafetler, güzel giyinip gittiğimiz iş toplantıları, yeni insanlar, arkadaşlar, İstanbul hayatının sunduğu konserler, tiyatrolar, yeni mekanlar falan. Ne kadar çok kazanırsan İstanbul ateşi o kadar çok odun istiyor. Daha fazla, daha fazla. Başarılı olma hırslarım da vardı. Hırsları insanın karanlık bir tarafını ortaya çıkarıyor ya?

Nasıl karanlık? Cadılaştın mı?
Terminatör diyelim... Önüne çıkan tüm engelleri devirme ve yoğun rekabette öne çıkma arzusu. Başarılı olmak yani. Eh tek başına hayat mücadelesi veren bir insan olarak aslında başka bir seçeneğim de yoktu. Ayakta kalmam lazımdı. Doğduğumuzdan beri de başarılı olmak için hepimizin düğmesine basmadılar mı?

Ne kadar sürdü bu terminatör halin?
Bu “devr-i saadet” yıllarım 2001 krizine kadar sürdü aslında.

Krizle birlikte neler değişmeye başladı? Devr-i saadet diye tanımladığına göre demek ki arkasından duraklama, hatta düşüş devri başlamış .
Krizle birlikte önce üzerine çalıştığım yeni projelerim iptal edilmeye başladı. Bütçelerde aşırı kısıtlamalara gidildi ve işten çıkartılan insanlar nedeniyle mevcut işlerin operasyon yükü inanılmaz arttı. Ne eğlence kaldı, ne de eğlenecek hal. Ofiste bana eşlik eden şeyler: Her yanımda yükselen baz istasyonları ve büyük, koca koca servis işletim sistemlerinin gürültülü sesi oldu. Rüyalarımda doğaya kaçtığımı, ayaklarımı derelere soktuğumu görür oldum sürekli.

Ağır bir ruh halinden söz ediyorsun. Kirlendiğini hissetmek ya da hayatından hiç dağılmayan gri bulutların verdiği huzursuzluk gibi birşey mi?
Çok radyasyona maruz kaldığımı hissettim Rasim. Evet kirlenmek gibi, çok kirli hissediyordum kendimi.

Kendini topraklamak, yeniden şarj etmek isteği bu değil mi? Ne oluyor o kirli hissettiğin dönemde, gelecek hayallerin mi silikleşiyor? Biraz daha açar mısın?
Belki. Mutlak bir mutsuzluk hali vardı içimde. Aslında 99 depremiyle birlikte başlamıştı hayatımdaki bu büyük anlamsızlık duygusu. Ölüm de var… Hem de yanı başımızda… Aslında yarın da yok… Eeee ben ne için çalışıyorum, ne için yaşıyorum? Ağır bir dönemdi deprem dönemi de. Herkesin beyin kimyası bozulmuştu hatırlarsan. Şimdi çok hatırlamıyoruz ama... İnsanlar ailelerini, evlerini kaybettiler...

Evet de hepimiz yaşadık o travmayı... Sen niye savruldun çayıra çimene hemen? Deprem ve ekonomik kriz seni ruhsal olarak zayıf mı düşürdü? Neydi sorduğun soru kendine?
Yarın ölecek olsam, bugün yaşadığım hayattan memnun muyum? Sürekli bu soru geçiyordu kafamdan.

Hepimiz hayatımızın bir yerinde çok dibe vurduğumuzu hissetmez miyiz? Mutsuzum diye bağırmaz mıyız? Azıcık bekleseydin geçmez miydi?
Hayat beni önüne katmış son sürat akıyor duygusu çok güçlü geldi galiba. Peki ben bu kontrolsüz akıntıdan memnun muydum? Hayır ben mutlu değildim. Tek hayalim uzak, yemyeşil bir yerlere kaçmak ve kendime istediğim bir hayat kurmaktı. Hiç unutmuyorum bir akşam yine işten çıktım, biryerlerde durur toprağa basarım umuduyla, ofisten eve kadar düşüne düşüne yürüdüm. İnan 1 saatlik yolda, ayağımı basacak tek bir yeşil alan bulamadım. Her yer asfalt, kaldırım taşı.

Bir şarkıyı hatırladım şimdi. Hangi kapıyı çalsam karşımda buruk acı. Üzerine de ekonomik kriz geldi ha?
Evet. Ama daha önce 2000’de çok yakın bir arkadaşımın kızına kanser teşhisi kondu. Hiç beklenmedik şok edici, çok üzücü bir olaydı, Allaha şükür iyileşti canım; benim de bir kez daha hayatın anlamını sorgulamama neden oldu. Yaşam, insana verilmiş çok büyük bir hediye, aslında sahip olduğumuz tek şey ve hakkını vermek lazım. Bu büyük kentli çarkın içinde daha fazla kendimi öğüttürmeyeceğime ve kendim için daha sağlıklı bir hayat kurmaya çalışacağıma, o dönemde karar verdim aslında. Sonrasında da ekonomik kriz.

Peki daha anlaşılır olsun diye bir sıraya koyalım mı tüm yaşadıklarını. Önce 99 depreminde çevrende kaybolan hayatların sende yarattığı “herşey beyhude” duygusu, ardından yakın arkadaşının kızına kanser teşhisi konması ve başımıza ne zaman, ne gelir bilemeyiz duygusu, en son olarak da ekonomik krizin güvenlik duyguna olumsuz etkileri. Kendinle ilgili çok fazla ölüm, yok olmak korkusu mu var acaba bu ortaya çıkan duygularının gerisinde? Neyse… Sonra ne yaptın?
Dediğim gibi; ölüm var ama hayatı mutlu yaşamak arzusu diye birşey de var. Zaten o dönemde krizle küçülmeye karar veren çalıştığım şirketten de tazminatımı alarak ayrıldım.

O gün tam olarak ne hissettin hatırlıyor musun? Tonlarca yükü sırtından yere indirmek gibi birşey mi? Yoksa yeni bir boşluğa mı düştün?
Kriz benim için tam bir fırsata dönüştü diyebilirim. Müthiş bir hafifleme duygusu ve hayalini kurduğum yeni bir hayata başlama heyecanı. Hemen binbir emek kurduğum manzaralı evimi boşalttım. Eşyalarımın hepsini arkadaşlarıma, ihtiyacı olanlara dağıttım. Tek bir sırt çantasıyla kardeşimde kalmaya başladım. Hemen bir liste yaptım kendime. Ben aslında ne yapmak istiyorum da bugüne kadar yapamadım listesi.

Yılbaşından hemen önce yapıp da genellikle hiç gerçekleştiremediğimiz listeler gibi mi?
Aynen. Yelken yapmak istiyordum, yapamadım. İstanbul’dan gitmek istiyordum, gidemedim. Motosiklet kullanmak istiyordum, olmadı. Doğada yaşamak istiyordum, olmadı. Flüt çalmak istiyodum, olmadı. Dünyayı gezmek istiyordum, vaktim yoktu..

Yani hayatını sığdırdığın bir valiz ve yapamadıklarını yazdığın bir kağıtla ortada kalakaldın.
Önce, hemen gidip bir yan flüt aldım kendime. Ders almaya başladım. Her üfleyişte ruhumun iyileştiğini hissediyordum. İşten ayrıldıktan sonra bir hafta içinde yelken kursu, motosiklet ehliyeti kursu ve masaj kursuna başladım… Biraz delirme durumu gibiydi anlayacağın...

Herşeye aynı anda mı saldırdın? Bu delirme hali bende sanki birşeyleri düşündürdü Funda. Bazen ölüm korkumuzla o kadar sert burun buruna geliriz ki; o duygudan kaçmak için böyle her yere bir anda saldırırız. Ne dersin ölümden kaçmak gibi birşey miydi bu her şeye saldırma telaşın?
Olabilir, yaşamanın değerininin farkına varmak. Tutmayın beni durumu. Elimden kolumdan çekiştirmeyin. Özgür kalmak ve hayallerimi yaşamak istiyorum.

Nasıl bir iş istediğine nasıl karar verdin peki?
Kendimi en iyi hissettiğim zamanlar ne diye düşündüm önce. Birincisi açık denizde olmanın bana çok iyi geldiğini düşündüm. Yolcu gemilerinde çalışabilirdim mesela. İkincisi de masaj. Masaj yaptırmayı hep çok severim, elim de çocukluktan beri iyiydi. Bir de ihtiyaç olduğunu düşündüm, insanların modern hayatın stresini bedenlerinden, ruhlarından atmalarına yardımcı olmak düşüncesi beni heyecanlandırdı. Masaj terapisti olmaya da o zaman karar verdim zaten. Marmara Üniversitesi’yle Çapa Tıp Fakültesi’nin birlikte açtığı masaj terapisi kursu olduğunu duydum bir arkadaşımdan. Bir hafta sonra kursa başlamıştım.
Sonra kendimi Likya yolunda 200 km yürürken buldum. Uzun uzun. Böceği, çiçeği seve koklaya... Arındığım, kendi içime döndüğüm ve ne istediğime karar verdiğim bir 200 km. Doğadan kopmak iyi birşey değil Rasim. İnsan gerçeklik duygusunu kaybediyor.

İnsan gerçeklik duygusunu mu kaybediyor şehirde? Kendi ortaya çıkan duygularından mı bahsediyosun, yoksa tüm şehir insanlarının durumunun bir tahlili mi bu?
İnsan doğaya ait bir varlık. Ne kadar uzaklaşırsan o kadar başka naylon kurguların içinde kayboluyorsun. Elde ettiğin herşey hemen değersizleşiyor kent yaşamında. Çünkü; bugünkü dünya düzeni bize herşeyi hemen tüketmeyi öğretiyor. Sahip olduklarımızın değerini anlamadan tüketiyoruz ve hemen daha fazlasını arzuluyoruz... Aradan yaklaşık on yıl geçti, bugün hala her günümü sanki yarın olmayacakmış gibi yaşarım, kafamı hep sıfırlarım, yürüdüğüm yola, ağaçlara sanki ilk defa görüyormuş gibi, aynı heyecanla bakarım.

Ama insanoğlunun kent yaşamını niye icat ettiğini bir düşünmek lazım değil mi? Kentli insan olmasa kültür üretimi de tüketimi de olur muydu? Teknolojiye bak. Senin de maşallah elinden düşmüyor cep telefonun. Bu naylon kurgu saptamana itirazım var doğrusu... Neyse konuyu ”ruh bedene üflendi” noktasından tekrar sana getirelim. Eee Likya yollarında kalmıştık. Sonra?
Aslında kent yaşamında doğadan, insani değerlerden kopmadan yaşamak da mümkün herşey denge ve seçimler meselesi.

Yine hiç birşey anlamadım. “Kent yaşamında insani değerlerden kopmadan yaşamak mümkün” lafı çok büyük bir başlık. Sen mi insani değerlerden koptuğunu hissettin bu kentte? Yoksa günümüz kentlisinin durumuyla ilgili genel bir saptama mı yapıyosun?
Benim kendi durumum ve sonunda geldiğim tercihim böyle oldu ama herkese uyacak bir tesbit ve yol değil bu.

Peki o zaman anlaştık. Kendini “Kent insanının sesi radyosu” sandın gibi geldi bir anda da. Likya yolları? Çıralı’da yaşamaya orada mı karar verdin?
Likya yolunda yürürken karar verdim Olimpos Çıralı’da yaşamaya. Doğayla iç içe. Bu günün medeniyet anlayışından uzakta. Oraya yerleştim. Ardından yeni masaj teknikleri öğrenmek ve yeni ülkeler, kültürler tanımak için yurtdışına çıkmaya karar verdim. Tayland’da thai masaj eğitimi aldım. Hindistan’a gittim, ayurveda teknikleri öğrendim. Sırt çantamla aylarca gezdim. Saatlerce yürüyerek seyahat ettiğim oldu. Trenlerde uyudum, kendimi dinledim, yeni insanlarla tanıştım. Artık 10 senedir, sezonda 8 ay köyümde masaj yapıyorum, kalan 4 ayda da eğitim almak veya eğitim vermek üzere Tayland, Hindistan, Kamboçya, Sri Lanka falan uzakdoğuya gidiyorum. İstanbul’un bir turist gibi keyfini çıkarıyorum.

Hatta 2004 aralık’taki tsunamiyi de oralardayken yakalandın di mi?
Aynen.

Depremden kaçarken tsunamiye tutuldun.
Yaşasın Kavafis:
‘’….
Yeni bir ülke bulamazsın.
 Bu şehir arkandan gelecektir. Sen gene aynı sokaklarda
 dolaşacaksın. Aynı mahallede kocayacaksın;
 aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
 Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda. Başka bir şey umma-
 Bineceğin gemi yok, çıkacağın yol yok.
 Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
 Öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de.’’

Korkutma beni. Hayat bazen çok acayip; sürekli yeni sınavlar, dersler çıkarıyor önüne. Tayland’a, yeni bir masaj tekniği eğitimi için giderken, Sri Lanka’ya uğradım. Tatil yapmak niyetiyle de Sri Lanka’da kalmaya karar verdim. Hikkaduwa diye bir sahil köyünde tatil yapıyordum. Bir sabah sahilde denize girmeye hazırlanırken, tsunami başladı. Herşey sular altında kaldı. Biz tüm otel misafirleri, kaldığımız otelin çatısına çıktık. Ne olduğunu tam anlayamadım da zaten. Durmadan fotoğraf çekiyordum.

Tsunami görgüsüzü olarak sürekli fotoğraf mı çekiyordun o sırada gerçekten? İnanamıyorum sana Funda. Salavat getirip kaçacağına Japon turistler gibi oldun yani... Durumun ciddiyetini tam olarak nasıl anladın peki?
Kaldığım küçük pansiyonun çok tonton sahipleri vardı. Yaşlı bir karı koca. Adama sordum ilk, buralarda bu normal mi diye. Valla ben hiç böyle bişey görmedim, hatta babamdan da duymadım diye cevap verince anladım ki, durum gerçekten vahim. Sular çekilip çekilip her seferinde daha yüksek geliyordu. Dua ederek çatılardan çatılara, balkonlardan balkonlara atlamaya başladık. Otel misafirleriyle birlikte ormana kaçtık. Bir köye sığındık. Orada 4 gün kaldık. Sonrasını biliyosunuz zaten. Tam bir facia... Ama vazgeçmek yok. Geri dönmedim. Tayland’da masaj eğitimine gittim.

Eh seni merak eden insanlar çıldırmış olmalı.
Valla ormana koşarken bir taraftan da anneme cep telefonumdan mesaj atmaya çalışıyordum. Ne desem bilemedim. Su geldi mi diyeyim, dalga geldi mi diyeyim... Neyse ben iyiyim merak etmeyin diye bir mesaj atmayı başardım.

Bak kent kültürünün ürettiği teknoloji sayesinde sevdiklerine mesaj atabildin. Doğa karşısındaki çaresizlik hiç bir şeye benzemiyor değil mi? Peki ne değişti Funda? İstanbul’dayken hayalini kurduğun şeylere kavuştun mu?
Haklısın, doğanın gücü karşısında insan kendini üzerine basıp geçtiğimiz yerdeki karıncalar kadar çaresiz hissediyor. Ne değişti; Öncesine göre mütevazi, sade bir hayat bana çok iyi geldi. İnsanlara iyi gelen bir iş yapıyorum.

Aslında İstanbul’daki hayatımıza göre daha somut fayda üzerinden akan bir hayatın var diyebilir miyiz şimdi? İstanbul’daki iş hayatının muğlak, dediydin de dediydim toplantıları yerine bir insanın omuzundaki ağrıyı geçirdiğini, daha dinç ve rahat hissettirdiğini biliyorsun artık? Gerçek fark bu mu?
Evet. Kesinlikle. İnsanlara iyi geldiğimi bilmek bana da çok iyi geliyor. Çıralı’da bu güzelliklerin ortasında bir yaşam verdiği için her sabah Allah’a şükrediyorum... Toprağa basmak beni sarhoş ediyor, tarifsiz bir mutluluk bu, maneviyatım çok arttı. Hayatın kendimce anlamını gerçekten buldum diyebilirim. İnsanları dinlemeyi, duymayı öğrendim. İstanbul’da geride bıraktıklarımı hiç ama hiç özlemiyorum. Ama üniversiteden sonra İstanbul’da yaşamamış, iş hayatında iyi bir kariyer yapmamış olsaydım içimde bir özlem olurdu herhalde. 

Ne yapıyosun sabah kalkınca köyde? Tavuk hep aynı tavuk, inek aynı inek, aynı söğüt gölgesi, bak bak yine aynı deniz diye geçmiyor mu içinden? Darlanmıyo musun arada? Beyoğlu’nda iki yürüyüş yapsaydım şimdi ya da boğazda rakı balık. Doğruyu söyle bana. Tövbe kapısı hep açık biliyosun.
Hiç darlanmıyorum. Gerçekten. Dünyanın her yerinden çok güzel dostlarım var. Ayrıca ne zaman, nereye gitmek istersem gidiyorum. Çünkü kendi zamanımın sahibiyim.

En fazla temmuz ayında 15 gün tatile gelen turistle mi derin arkadaşlıklar kuruyosun Funda? Allah aşkına yapma! Sen hancı onlar yolcu... Bu benim yanlızlığımı daha da artırırdı mesela.
Çıralı’ya gelenler genelde müdavimler, uzun kalıp her sene yeniden geliyorlar. Seneler içinde, çok güzel dostlukluklarım oldu. Benim gibi dışarıdan oraya yerleşmiş olan ve oranın ahalisinden de arkadaşlarım var. Ailem, arkadaşlarım da sık sık ziyaretime gelirler sağolsunlar.

Geliyosun ama İstanbul’a sık sık değil mi?
Kardeşlerimi, arkadaşlarımı görmeye ya da bir konser, festival varsa görmek istediğim, o zaman geliyorum İstanbul’a. Şimdi daha çok keyfini çıkarıyorum aslında İstanbul’un.

Çevren ne dedi peki bu duruma? “Büyük bir şirkette gelecek vaad eden bir arkadaşımızdın ne oldu şimdi sana?” diye sormadılar mı? Mahalle baskısı diyorum. Yaşamadın mı?
Benim için tek sorun olabilecek şey anne ve babamın tepkisi olabilirdi. “Okuttuk, büyüttük bu masaj terapisi de ne şimdi?” diye sorabilirlerdi, ama hiç olumsuz tepki göstermediler. Tam tersi beni mutlu görmek onların da hoşuna gitti çok. Her zaman destek oldular bile diyebilirim. Ayrıca babam da benim için olumlu bir örnektir. O da yıllarca çalıştığı devlet memurluğunu 1 günde bırakıp, hayalini kurduğu tasarım işine girmeye karar vermişti. Bizde bu işler biraz genetik miras anlayacağın. Arkadaşlarımdan ise olumsuz tepki gelmedi. Hatta bazen “Ne güzel biz yapamadık sen yaptın” diye konuşmalar olur aramızda...

Peki “Evlenseydim, çocuk yapsaydım” dediğin olmadı mı hiç?
Hep başka önceliklerim oldu. Kendi hayatım, hayallerim, özgürlüğüm. Birinden sorumluysan özgür de değilsin. O yüzden sırf öyle olması lazım, insanlar öyle bekler diye, kendimle dolu hayatımın içine bir çocuk dahil etmeyi düşünmedim.

Doğa çağırmıyor mu seni üre diye?
Şimdiye kadar gelmedi öyle bir duygu. Aslında çok anacımdır, çocukları da çok severim . İleride yapmadığıma pişman olur muyum? Olabilirim... Her tercih bir vazgeçiş değil mi zaten? Ama birgün istersem, kök salarsam hala yapabilirim, hayatı akışına bırakmayı severim.

Şimdiki gelecek hayalin ne? Neler bekliyorsun hayattan bundan sonra?
Doğanın içinde masaj eğitimleri vereceğim bir yer hayal ediyorum. Ayrıca tarım yapmayı çok isterim. En azından yediğim şeyleri kendim yetiştirmek. Bir de ailemin, yakın arkadaşlarımın, doğayı sevenlerin gelince rahatlıkla kalabilecekleri bir yer yapmak istiyorum Çıralı’da. Masaj yapmaya devam. Masajda kullandığım yağlarımı kendim imal ediyorum. Hepsi çok özel, tamamen doğal farklı farklı yağların karışımı. Belki o işi biraz daha büyütürüm.







Sağol Funda. Akşam daha sakin bir kafayla kayıt cihazımdan bu sohbeti tekrar tekrar dinleyeceğimden emin olabilirsin. Bu arada Çıralı’da arsa fiyatları ne kadardı???

Funda’yla bu keyifli sohbetten sonra Cihangir’deki kırmızı apartmandan çıktım. İster İstanbul’da yığınlar arasında kaybolmaktan ve burada ölmekten korkmuş olsun, isterse denizin, toprağın gerçek çekim gücünün peşinden gitmiş olsun. Funda büyük iş başarmış, cesur bir kadın. Pek çok insanın hayalini kurduğu hayatını, elinin tersiyle itip, yeni baştan yenisini inşa etmeye cesaret etmiş. Kendini gerçekleştirmek için, uzun yollara çıkmış. Oralarda başına gelenlerden yılmamış. Bir insan kendi için daha ne yapabillir ki?
Sıraselviler’den Taksim’in taşkın kalabalığına doğru yürürken, benim komşu balyoz ustası geldi tekrar aklıma. Bir katı yıkabildi mi acaba bunca saattir? Önce yıkıyorsun, sonra tekrar inşa ediyorsun... Eskisini yıkmadan yenisini inşa edemiyorsun... Enteresan.

Bugün sizi, memleketi Adana’daki ve yaşadığı şehir İstanbul’daki hoyrat kolbastı iklimine başkaldıran birisiyle tanıştıracağım. Transseksüllere karşı var olan kalıplaşmış önyargıların dışında, ezber bozan bir hayat süren ve bunu da heryerde yüksek sesle söyleyebilen cesur birisi Seyhan.
Umarım ben ve benim gibi düşünenler bu cesur insanın hayat hikayesinden birşeyler çıkarırız. Çarenin kaçmak değil, hayatı şişman öfkeleriyle mundar edenlere meydan okumakta olduğunu anlayabiliriz.

Seyhan, ben bu sohbetlere biraz içine doğduğun iklimi anlamak biraz da ısınma olsun diye çocukluktan başlıyorum. Sen nereliyim diyorsun kendine?
Adana’lıyım. Adana’da doğdum. 20-21 yaşıma kadar da Adana’da yaşadım

Senin yaşadığın Adana’yı anlatır mısın biraz?
Ben sevmedim içine doğduğum, büyüdüğüm Adana’yı hiç! Şimdi ailem nedeniyle gidip, geliyorum tabii. Yani eskiye göre seviyorum diyebilirim ama öyle “memleketçi” bir halim hiç olmadı.

Bu enteresan! Ben mesela çocukken nasıl uçsam da kaçsam dediğim memleketim Giresun’u şimdi özlüyorum... Yaş geçtikce, doğduğun toprak çağırıyor gibi.
Yok yok! Benim için öyle bir şey olmuyor gerçekten. Anneannem mesela Malatya’lıdır. Adana’da bir Malatya’lıyla karşılaşsa hemen onu eve alır, yedirir, içirir falan ama ben öyle birisi değilim. Şimdi arada gidiyorum. Gittiğimde de o çarşısının, genel olarak şehrin köhneliği falan beni biraz üzüyor. Küçükken öyle gelmezdi.

Eh küçükken başka bir hafızan yoktu karşılaştırabilecek şimdi İstanbul’da yaşıyorsun.
Yani kültürel olarak o zaman da fark ediyordum ben buraya ait değilim diye ama şimdi daha da net görüyorum... Hiç bir durumda ben orada yapamazmışım. Mesela, ben küçükken ailemle sokağa çıkamazdım. Çok feminendim. Aşırı feminen olduğum için ve eşcinsel camiyanın içine girdikten sonra daha da açık bir hayat yaşamaya başladığım için zorlanıyordum. Ben hep çirkin ördek yavrusuydum. Aslında kuğuydum. Bu arada ben kendimi eşcinsel olarak tanımlamıyorum o zamanlar öyle bir çevrenin içindeydim. Sonra, transseksüel kimliğimle barıştıktan sonra daha rahatladım. Adana’yla olan ilişkimde de şimdi bir sorunum yok. Eskiden durumumdan dolayı dolmuşa, otobüse binemezdim hep taksiyle giderdim heryere ama şimdi sorun yok hem otobüse hem de dolmuşa biniyorum artık. Yani İstanbul’da bile o kadar rahat olamıyorum bir anlamda. Tuhaf değil mi?

Şimdi Adana’dan geçmişin öcünü mü alıyorsun Seyhan?
Yok.

Dur hemen yok deme; İstanbul’da bile dolmuşa, otobüse binmiyorken, niye şimdi Adana’da bu kadar rahatladın? onu merak ediyorum.
Eh İstanbul’da “Ben transeksüelim” diye bağırıyorsun. Bunun verdiği rahatsızlık. Yani İstanbul’da toplumsal sistem kadına böyle davranacaksın, erkeğe şöyle davranacaksın, transeksüel kadına da bunu yapacaksın diyor. Ama Adana’da insanlar benim transseksüel kimliğimin farkına varmıyolar.

Tamam. Adana’da insanlar transeksüel olduğunu anlamadıkları için yani seni biyolojik kadın olarak gördükleri için, sen şimdi orada kendini rahat hissediyorsun.
Evet. Ama şu an burada İstanbul’da da rahatım artık.

Ok ama şunu bir netleştirelim. İstanbul transeksüel nedir biliyor dolayısıyla sana karşı kalıplaşmış bir davranışı var. O da seni rahatsız ediyor. Ama Adana’da böyle bir bilgi sınırlı olduğu için daha güvende hissediyorsun. O zaman Adana’da eşcinsel olmaktan daha rahat bir hayat transseksüel olmak. Ne dersin?
Evet. İstanbul’da bir erkek bana yaklaşırken “Alt tarafı kaç paraysa veririm” zihniyeti var kafasında. Adana’da ise elime dokunabilmek için bile büyük bir çaba sarfediyor. Yani İstanbul’da Heteroseksüel kadına – heteroseksüel demeyi sevmem, biyolojik kadına- yaklaşırken çok çaba harcanır oysa ki transseksüel kadına da sex işçisidir nasıl olsa der ve ona göre davranılır. Adana’da böyle bir kültür olmadığından davranışlarda bir fark yok. Bana da biyolojik kadına nasıl davranıyorsa öyle davranılıyor.

Adana’da kendini daha güvende mi hissediyorsun transeksüel kimliğinle?
E tabii orada o an bir transseksüelin olabileceğini düşünmüyorlar. Bir de klişeleştirdeki bir transseksüel olmadığım için... Annemin arkadaşlarıyla ya da kızkardeşimin arkadaşlarıyla tanışıyorum mesela onlar benim transeksüel olduğumu anlamadıkları halde bazen annem, benim transeksüel olduğumu söylüyor. Buna kızıyorum tabi!

Annene neden kızıyorsun ki Seyhan? Bir şekilde transeksüel olduğunu öğrenmeleri mi seni rahatsız ediyor?
 Ne gerek var işte. Bırak anlamıyorlarsa, anlamasınlar... Niye zorluyosun.

Seni evladı olarak varoluş kimliğinle benimsemeye çalışmasını çok taktir etmek lazım. Bunu aslında komşularına değil de kendine tekrar tekrar açıklıyor olamaz mı?
Evet. Benim çok acılar çektiğimi düşündüler hep. “Biz fark edemedik, senin zor zamanlarında yanında olamadık... Zaten hep babanın sert tutumundan dolayı oldu bunlar. Biz engel olamadık” falan diyorlar.

Suçluluk duygusu. “Bizim hatalarımızdan dolayı böyle oldun” diye düşünüyorlar.
Evet de “ne alaksı var” diyorum ben de.

Bir suçlu bulmak herzaman insanı çok rahatlatır tabii. Sizin ailenin yaramaz kedisi baban mı?
Evet! Kesinlikle. Şimdi daha sakiniz hepimiz. İlk dönemlerde onlar da nasıl davranacağını bilmiyorlardı, ben de. Çözdük bunların hepsini. Bir şekilde ne kadar zor olursa olsun hatta ne kadar imkansız görünürse görünsün mutlaka bir yol bulup, konuşmak, anlaşmak lazım aileyle. Yoksa çok zor oluyor bu kimlikle yaşamak.

Annenle, baban ayrı mı?
Şu an da  beraberler ama ben 15 yaşımdan beri babamla konuşmuyorum. Sebep benim cinsel yönelimim ve babamın buna bakış açısı. Çok dar bir pencereden, “Erkek adam turuncu şort giyer mi?” meselesi.

Babanın bu bakış açısı, “Nasıl olur da benim başıma bu gelebilir?” düşüncesi mi?
Belki. Aileler çocuklarına konduramaz...     
      
Hayır. Aileler aslında kendilerine konduramaz!
Doğrudur belki. Ama Adana’da tiyatro yapardım; orada ki arkadaşlarıma ben eşcinselim dediğimde – bu arada kendimi eşcinsel olarak adlandırmıyorum. Şu an 32 yaşındayım. 32 yıldır transseksüelim. Yani ana rahmine düştüğümden beri.- bana hepsi “Saçmalama sen iyi çocuksun. Eşcinsel olamazsın” dediler. Bu bir heves!. Geçer.” Diye düşünüyorlardı.

Grip gibi birşey ya bu!
Aynen. Oysa arkadaşımla benim cinsel bir paylaşımım yok idi. Arkadaşımdı yani. Kaldı ki ben eşcinsel olmadığım için ve eşcinsellerden cinsel olarak da hoşlanmadığım için böyle bir şeyin imkanı yok. Ailem böyle düşünerek kendilerini rahatlatıyordu... Aileler hep şeyi söyler ya “İşte seni de bilmem kim böyle yaptı.” Sadece eşcinsellik değil her konuda. Hayır kardeşim ne alakası var ben böyleyim. Hep böyleydim. Ben küçükken Allah’a hep: “Allah’ım n’olur ben gece uykumda bir kadın olayım. Hapis olduğum bu erkek bedenimden kurtulayım. Sabaha biyolojik bir kadın olarak uyanayım” diyerek dua ederdim. İşte hani mesela çocuk uyuşturucu kullanır. Aileler hemen “Seni de bilmem kim alıştırdı “ derler. Halbuki ne alakası var.

Hatta çoğu zaman tam tersi aileler çocuklarını uyuşturucudan uzak tutamazlar. Ama bunun cinsel yönelimle bir alakası yok. Uyuşturucu sonradan edinilen sorunlu bir alışkanlık. Cinsel yönelim ise bir varoluş... Bu ikisini ayırmak lazım. Zaten sen de öyle düşünüyorsun anladığım kadarıyla.
Peki Adana’sın ve daha çocuksun. Nasıl fark ettin cinsel yönelimini?
Önce adı yoktu benim için. Daha ilk okula gitmiyordum ve ben kendimi biliyordum. Yani “Ben bir kadınım ama bana bir erkek gibi davranıyorlar” diyordum. Dedim ya hep dua ediyordum. “ Saçım olsun, göğüslerim olsun, vajinam olsun... Olmam gerektiği gibi olayım” diye. Sonra gazeteciler gelsin beni çeksin “Allah tarafından bir gecede kadın oldu” diye yazsınlar ve ailem böylece beni kabul etsin... Şöyle bir saçmalık var ya “Bülent Ersoy’u gördü böyle oldu! Zeki Müren’i seyretti böyle oldu” falan. Yok böyle bir saçmalık. Ben daha ilkokula bile gitmiyordum bunun farkındaydım. Ne Bülent Ersoy bilirdim ne de Zeki Müren.

Aslında buradan tek çıkarmamız gereken şey ailen tarafından kabul edilmek arzun çok fazlaydı. Kendi kimliğinle sevilmek, kabul edilmek diyelim buna.
Ya evet. Aslında ilkokul bitene kadar bir sorun yoktu. En fazla “Kız gibi çocuk” diyorlardı”  ama sonra ortaokula başladığımda hatta ortaokul 1. sınıfın 2. döneminde sorunlar çıkmaya başladı. Erkekler toplanıp, mastürbasyon partisi yapıyorlar. Ben kızlarla okulun yanındaki duvarda sohbet ediyorum falan ya da beden eğitimi dersi kızlarla erkekler ayrı ayrı soyunuyorlar... Ben nereye gideceğim çatışması oralarda başladı. Tuvalete gitmem lazım kızlardan ayrılıp, erkekler tuvaletine girmek zorundayım falan... Orada bu böyle olmamalı diye düşünmeye başladım.

Aşağılamalar da o zaman başladı değil mi?
Tabii. Erkekler bana “top” falan demeye başladı. Gayet iyi bir öğrenciyken birden derslerim bozulmaya başladı. Hayat çok sıkıcı olmaya başladı. Ha şunu bana hiç yapadı kimse; tecavüze, elle tacize hiç uğramadım... Uğrasaydım karşılığını her zaman verecek kadar da cesur hissettim hep. Büyük problem yaratırdım. Ama bu kendi içimde çatışmalar, sorunlar o kadar büyüdü ki liseye gitmeye başladığımda artık dayanamaz hale gelip, lise ikiden terk ettim okulu.

Bu sorunları sende yaratmaları da bir taciz değil mi?
Evet. Ama fiziki anlamda söyledim. Babam Adıyaman’lı. Tatillerde oraya gittiğimizde çok tacize uğrardım. Sürekli “karı gibi” falan derlerdi. Ben de şalvar falan giydiğimi hatırlıyorum. Sırf ben de sizdenim demek için. Halay çekmeye çalışmalar, semah dönmeler falan...

Ya bu Türkiye’nin büyük sorunu galiba. Farklı cinsel yönelimler için özellikle Anadolu’da kendine rol model alabileceğin kimsen yok. “Ya kardeşim ben eşcinselim ya da transseksüelim ama okurum da, çalışırım da, tam da buradayım. Hayatın tam ortasındayım” diyebileceğin ve örnek alabileceğin insanların olamıyor çevrende. Eh o zaman ne yapıyosun ben “Hetero” gibi davranayım da daha az zarar göreyim bari diyorsun. Yani toplum seni ya buradasın ya da “top” sun diye karanlık bir kuyunun içine atıyor. Ne dersin?
Yoo ben çok kolay kabul ettim aslında kimliğimi.”Ben buyum” dediğim anda olay bitmişti benim için. Güçlü bir karakterim var. Mesela şöyle bir örnek vereyim. İstanbul’a ilk geldim – o zamanlar bir otobüs firmasında host ya da hostes ne dersen artık çalışıyordum- bana “ya İstanbul’da bir Beyoğlu’var orada da gay barlar var” dediler. Ben de gittim ve barı bulup eğlenmeye başladım. Kimse de bana “burada yabansıcın” diye bakmadı...

Ya bu başka birşey. Kolay adapte olma kabiliyetin olabilir.Ama büyürken yaşadığın çatışmalardan “ben hiç sıyrık almadım” demen, bana biraz savunma mekanizmanı fazla yormuşun gibi geldi. Okulu bile bırakmanı buna bağladığını söylüyorsun... Şunu söylersen anlaşırız; “Ya evet zordu ama ben o zorlukların üstesinden gelmeyi tek başıma öğrendim.”
Belki... Güçlü bir savunma mekanizmam olduğunu biliyorum. Deşsek altta birsürü şey çıkabilir. Bu olabilir. Çok küçükken o ettiğim dualar falan biraz devam etti ama sonra geçti bu. Bir dönem çok barşık yaşadım diyebilirim. Ama sonra tekrar başladı. Ortaokuldaki erkekler tuvaletine gitme durumunda kalmalar falan. O dönem çok ağırdı işte; “Ben neyim? Bir hata olmuş o da ben de olmuş.Tekim ben” demeler.

Tam da rol modellerin önemi bu noktada ortaya çıkar işte. Bu duygu ağırdır. Dünyanın en ağır yükünü tek başına sırtlanmak durumu. Oysa olumlu örnek alacağın insanların çevrendeki varlığı, bu ağırlığı bu kadar ağır hissetmeyecektin. Şimdi senin, bu durumdaki gençlere olumlu bir örnek teşkil edebileceğin gibi... Gerçi iletişim çağı her konu heryerde ama... Bu arada Seyhan, yapmak istediğim “ Acı var mı? Acı” diye seni deşmek değil. Düzgün anlamaya çalışıyorum. Anladın sen beni.
Meme protezimi yaptıracakken, arkadaşlarımın istisnasız hepsi bana “Ay başta çok zorlanacaksın. Alışmakta zorluk çekeceksin. Öne doğru düşüyormuş gibi olacaksın, ağırlık yapacak.” falan dediler. Hiç öyle bir şeyim olmadı. Ameliyat bitti evime geldim. Arkadaşlarım ziyaretime geldi ben onlara servisimi yaptım... Neyse ne işte. Bir olumsuz ya da olumlu duygum da yoktu.

Seyhan duygularından korkuyor musun? Sen de ne sevinç, ne üzüntü, ne öfke hiç bir sinyal alamıyor insan. Seninle bu sohbeti yapmak için ilk tanıştığımızda da elini uzatışından, konuşmandan... “Kapalıyız” diye açık sinyaller veriyordun. Çok koruma halindesin kendini. Benim yani dış dünyanın sana bir zarar verebileceğimizden mi çekiniyorsun?
Genelim bu değildir. Ama belli bir kesime böyle davranabiliyorum haklısın. Kodlamalarımla ilgili birşey bu... Sana baktım ve gördüğüm şey sanki kendimi korumam lazım gibi bir duygu yarattı bende. Cool’sun, fazla samimi olmaya gelemiyorsun gibi... Ben de öyle davrandım sana. Yani karşımdakileri iyice seyredip, ona göre davranış geliştiriyorum.

Tehlikelere açık bir gruptan olduğun için mi acaba? Yani müzisyen olmak gibi birşey hangi kalabalığa ne çalman gerektiğini mi öğrendin zamanla?
Tabii. Savunma ihtiyacı benimki. Gardımı almak... Ama bir taraftan da İstanbul hayatımın en güvenli dönemindeyim şu anda. Düşünsene transseksüelsen mutlaka sex işçisisin. Başka başka bir durum olabileceği gelmiyor insanların aklına. Ben hiç sex işçiliği yapmadım. Yapmayı da düşünmedim. Yapıma da ters zaten. Ben emeğimle oyunculuk yapıyorum, sivil toplum örgütlerinde idari görevler alıyorum... Sahne şovlarım var falan. Bu durumu anlamıyor insanlar. Ben transeksüel kimliğimdeysem illa sex işçiliği mi yapmam lazım? Çalışıyorum, vergi veriyorum. Hayatımı sıradan bir insan gibi kendi var olduğum kimliğimde yaşıyorum. Ama bu kalıp yargılar biz transseksüelleri zorluyor ister istemez. Mesela İngilizce kursuna gitmek istedim ve gittim. Eh orada kimler olacak? Bana nasıl, hangi gözle bakacaklar? Bununla ister istemez kendi içinde savaşmak durumundasın.

Nasıl bakıyorlar?
Çok normal. Hiç bir rahatsız edici şey duymadım. Herkes dersinde, ödevinde. Ama her zaman böyle değil ki. Biz istediğimiz restorana gidemeyiz mesela. Oturup, bir yemek, bir kahve içemeyiz herkes gibi. Almazlar bizi o mekanlara. Çok ağır bir duygu bu. En nefret ettiğim de “Sizlere saygımız var ama alamayız” riyakarlığı...Bir arkadaşım gelse Adana’dan “ Aaa şu mekan varmış, gazetede okudum. Gidelim mi?” dediğinde ne diyeceğimi bilemiyorum. “Bizi almazlar” da diyemiyorum gururuma yediremiyorum. Zor oluyor işte. Hatta restoran ya da kafelerin önünde içeriye bakarım önce ortada fobik bir durum sezersem “Güzel değil bu mekan. Girmeyelim derim.” . Bu iş bu. Tabii şimdi çok rahatım istediğimi yapıyorum. İstediğim yere gidiyorum ama bunun için zaman ve olgunlaşmam gerekti.

Çok haklısın. 1900’lerin ortalarına kadar Amerika’da zencilere yapılan muamelenin aynısı bu! O filmleri seyrederken “cık cık cık fena diyenler bu muameleyi size yapıyorlar. Ben duygu alıp, vermeden önce karşıyı seyretme ve ona göre duruş alma durumunu şimdi çok daha iyi anladım.
Evet gardımı alıyorum. Savunmaya hazırım kendimi. Eğer rahat bir durum varsa sorun yok ama kötü gözle bakılıyorsam hazırım savaşmaya. Gibi... Kıyafetimle, tavrımla, tarzımla ben farklıyım derim insanlara.

Kabuk bağlıyor insan di mi? Gümbür gümbür akamıyor hayatın içinde. Gerçi kim akabiliyor ki ama sizde somut bir nedene bağlı gibi görünüyor. Eza, ceza görebilirsiniz...
Evet toplumun ortak kodları bizi hep aynı yere koyuyor.
Sen de sürekli “Ben senin bildiğin transseksüellerden değilim.” demek ihtiyacını duyuyorsun.
Aynen.   
        
Peki ben seni bir partiye çağırsam sen de gelsen ne hissedersin ilk başta? Bana kötü söz söylerler! diye mi var sayıyorsun?
Yok hayır. Oralarda rahatımdır.

Peki “Of yavrum memelere bak” deseler?
"Sen kim oluyorsun da benimle böyle konuşuyorsun!" derim. Tavrımı koyarım tabii.

Ben senin bildiğin transseksüellerden değilim mi dersin?
Bilmek ya da bilmemek önemli değil ki Rasim. Kimseye böyle davramanazlar! Davranmamalılar. İşte bunun adı taciz.

Tam da bu nokta çok önemli. Tekrar edelim. Kimseyle böyle konuşamazsın. Bunun adı taciz! Taciz de suçtur...
Evet haksızlığa tahammülüm yok benim. Küçükken babamla annem arasında ki kavgalarda babamın anneme karşı olan kötü muamelesine de tepki koyardım, madur edilmeye tahamülüm yok benim. Günlük hayatımdaki diğer olaylara da tepki koyuyorum. Ben buyum.

Doğduğundan beri sana ait olmayan bir bedende hapis kalarak mağdur olduğunu düşündüğün için mi?
Belki.

“Hayatta tek bir şeyi kontrol edemedim o da doğduğumda ki bedenim ama bundan sonra herşeyi kontrol edeceğim, edebilirim. Mağdur olmayacağım! artık.” duygusu mu?
Eh tabii “transeksüeller niye bu kadar saldırgan” diyorlar. E kardeşim önce siz kendi yaptıklarınıza bir bakın. Dövdünüz, sövdünüz, kullandınız, tecavüz ettiniz, öldürdünüz... Bize her türlü haksız cezayı reva gördünüz. Kim bunca kötülüğü “yarabbi şükür” diye kabul eder ki. Tabii ki kendini savunacak.




Sen oyuncusun. Biraz önce saydığın başka işlerin de var ama kendini oyuncu olarak tarif ediyosun. Gelecekte oyunculukla ilgili hayallerin var mı? Ya da başka gerçekleştirmek istediğin amaçların?
Var evet. Oyuncu olarak çok iyi projelerde var olmak ve kendimi göstermek istiyorum. Ya bir de evim olsun çok istiyoyorum. Olabilirdi. Birden fazla evim olabilirdi. Ben sahnede şov yaptığımda para da kazandım epey ama saçma sapan şeylere harcadım. Evim olsun istiyorum. Mutlu ve huzurlu bir hayat istiyorum işte...

Bitmeyen yol hikayemiz. İşte bu bizim hikayemiz.


Eskiden, çok da eski olmayan zamanlarda insanlar, kökü derinlerde çınarlar gibi kendi atalarının yaşadığı yerde doğar, kuşaklar boyunca üst üste ölürdü... Bu makbul bir şey sayılırdı. Taşramın ahalisi, dostluğuyla, düşmanlığıyla sargındı, kocaman yün yumağı gibi.

Derken, derken göçler oldu sabah erken... Önce birbirinin geçmişine tanıklık eden kocaman aileler küçüldü sonra da top oynadıktan sonra kan ter içinde su isteyip, kana kana içtiğimiz “su veren mahalle teyzelerimiz” yok oldu hayatımızdan. Artık dedeler başka yerde biz bir yerde...

Para tüfek, umutlar sırtta uzaklaştık birbirimizden. Herkes bir yana; okumaya, ekmek parasına, güvenli ve ayrımcılığa uğramayacağı daha mutlu bir yaşam hayaline doğru savruldu gurbetlere. Sonunda sığışamadığımız, itiş tepiş nefes almaya çalıştığımız büyük şehirlere boşaltıldık.
Kökünden sökülmek bizi mutsuz etti... Kimliksiz ve tanıksız bıraktı. Güvenimiz gitti, yabancı toprakta yeniden filizlenmeye çalışmaktan. Küçücük kaldık.

Büyük şehirlerin, büyük dertleriyle uğraşmaya kimimiz alıştık; kimimiz ise umut şehirlerinin kapısından içeri girmeyi bekliyor hala. Ruh hallerimiz de bozuldu bu sıkış tepişten. Güvene doğduğumuz zamanlar, çengele asılı. Eskilerle yeniler itiş tepiş, bağıra çağıra alışmaya çalışıyorlar, yeni nesil büyük kentli yaşama.
Geçtiğimiz günlerde, çok yakın dostlarımla birlikte onların yakın dostlarının evindeydik. Bir ara söz taşradan ve taşralı olmaktan açıldı. Sıcak ekmek kokan, güzel hikayeler. Taşrada düğün, yılbaşı, bayram... Yakın dostlarımın bir arkadaşı bana döndü ve “ Eh tabii benim böyle bir anım yok, ben sizin gibi taşralı değilim, İstanbul’luyum” deyi verdi. “Ben de seninle yan yana hizalanmaya meraklı değilim de işte kader ve beceriksiz İstanbul’lular utansın. Bizi buralara gelmeye mecbur bıraktınız.” deyi vermişim artık! Yalan mı Allah aşkına? Yoksa kibirini taştan çıkaran bir kısım ari ırk düşkünüyle bir arada ne işi olur insanın? Memlekete kebap lazım oldu, biz yaptık, yemelere doyamadınız. Oturmaya ev lazım oldu biz inşaa ettik, oturdunuz. Memleketi yönetecek Başbakan lazım oldu biz çıkardık, alkış tuttunuz... Ama iş taşralı olmaya gelince, ah benim eski Beyoğlu’m, vah benim eski Piyer Loti’m... Alın size en hasından karşı ayrımcılık.

Neyse, Türk insanının hiç bitmeyen yol hikayesi ve onun tepişmeli halleri ne zaman sonlanır bilemem ama bazen bu göçten özellikle çok çok memnun olduğum zamanlar olur. Tüm zorlukların ve aşağılamaların üzerinden atlaya atlaya İstanbul’a göç etmiş, bu şehri kendine mekan tutmuş şahane bir kadınla sohbet ettim geçen gün. O kadar özel bir kadın ki insan onunla geçen zamanın nasıl aktığını bilemiyor. Romantizm akımının en büyük şairi olarak anılan Lord Byron’un “ Aşk, kızamık gibidir. Hayatta geç karşına çıkarsa ölümcül olabilir.” sözünü de unutmadan sohbetime başlıyorum. Türkiye’nin toplaşma yeri İstanbul’un bana en yeni dostum olarak sunduğu Mari Eskici ve onun hikayesi taktimimdir...

Senin soyadın Eskici mi?
Evet eskici. Zakaryan’dı Eskici oldu.

Niye değiştirdiniz soyadınızı?
Eh tatsız olaylar olmuş Diyarbakır’da. O soyisiminden kurtulmak istemiş dedemler. İş bulamamışlar. Esnaflık yapamamışlar Zakaryan soyisimiyle... O dönemde dedem için kötü oluyormuş, o da kurtulmak istemiş ve Eskici yapmış.

Şimdi bana bir başından anlatsana. Sen Diyarbakır’lısın. Hep orada mı yaşamış ailen?
Evet. Çok eski Diyarbakır’lı ailelerdeniz biz. Hatta soyumuzun çok ama çok eskilere kadar Diyarbakır’a dayandığını söylerdi büyüklerimiz.

Senin çocukluğunun Diyarbakır’ı nasıldı peki?           
Çok güzeldi. Herkes birbirini tanırdı. Babaannem ticaret yapardı. Yemek pişirirdi düğünler için, davetler için. Suriye’den gelen kuru kahveyi kavurup, satardı. Çok becerikli bir kadındı. Ben de ona çekmişim daha çok. Anneannem daha prenses idi. Babaannem daha böyle hayatın içindeydi,  yaşam mücadelesi verirdi. Terziydi aynı zamanda, yorgan da dikerdi... Babamı da öyle kendi emeğiyle okutmuş.

Dedenle nasıl tanışmışlar peki?
Dedem önce bir hanımla evlenmiş ama ilk eşi ölünce 3 çocukla dul kalmış. Dedem bir gün eve geliyor işten ve ilk eşini ölü buluyor evde. Birşeyler olmuş herhalde ama boşver girmeyelim oralara... Babannem de öyle. Önce bir evlilik yapmış ama eşi alkolik ve 2 kızıyla o da çok kötü durumda. İşte görmüşler birbirlerini ve sevip evlenmişler. Bu dediğim 1920’ler. Ben tüm aile büyüklerimi tanıdım Rasim. Yetiştim onlara.

Diyarbakır bir Ermeni aile için nasıl bir yerdi? Neler hatırlıyorsun?
Diyarbakır’ın yerlisiyle bir sorunumuz olmazdı. Güzel bir yerdi.

Rahatça kendi dilinizi konuşabilir miydiniz?
Yook. Kendi aramızda evet konuşurduk ama Ermeni olmayan biri gelince hemen Kürtçe’ye dönülürdü. Bizim evler, taş evlerdi. Mutlaka avlusu olurdu. Orada otururduk, sohbetlerimizi de Ermenice ederdik. Ama Ermeni olmayan bir komşumuz geldiğinde hemen susardık ve Kürtçe konuşmaya başlardık. Kötü karşılanırdı Ermenice konuşulması... O dönem türkçe çok az bilinirdi zaten. Özellikle de sonradan müslüman olan eski Ermeni’ler çok sinir yapardı Ermenice konuşulmasına.

Neden?
Yeni din değiştirenler yeni dinine ve diline çok bağlı oluyorlar, hatta en çok onlar takip ederdi kim Ermenice konuşuyor diye. Sorun çıkarırlardı. Daha fanatik oluyorlardı. Yeni yeni inanmaya çalışırken çok katı olabiliyorlardı. Mesela eski müslümanlar o kadar katı değillerdi gerçekten. Çok hoşgörülü olurlardı bile diyebilirim.

Bu “mühtedi /dönme” ahali eskiyle bağını tam ve koşulsuz olarak kopartmadıkça huzur bulamıyor diyebilir miyiz? Çevresinde, kendi kişisel tarihini hatırlatacak hiç bir şeye tahammül edemiyor... Bunu anlamak gerçekten zor değil mi?
Çok olaylar yaşandı Rasim. Biz çoğu zaman müslüman gibi yaşamak zorunda da kaldık. Bizim gibi yüzlerce Ermeni ailesi de müslüman gibi yaşarmış gibi göründü. Bodruma iner, dua eder, ıstavroz çıkarır sonra yukarı çıkar Bismillahirrahmanirrahim derdik.  Bunlar yaşandı yani. Hatta öyle olurdu ki iki Ermeni bir araya gelince bile birbirine karşı şüpheyle yaklaşırdı. “Ya tam müslüman olduysa?” diye. Tehlikeli insanlar olabiliyordu sonradan olma müslümanlar. Kraldan daha kralcı.

Ama adın herşeye rağmen Mari’ydi? Baban cesur adammış.
Evet babam eğitimli bir adamdı. Benim abimin adı Aram, ablalarımın adı Seta, Silva... Babam şöyle derdi; hayatta her koşulda mücadele var. Ben en azından çocuklarımın adını hristiyan ismi koyayım.

Sen kürtçe de biliyorsun o zaman?
Evet evet... Benim Kürtçe’m çok temiz, güzel bir Kürtçe’dir. Kulağa çok hoş gelir.

Diyarbakır Kürtçe’si yani. İstanbul Türkçe’si gibi değil mi?
Aynen

Ermenice?
Çok az... Konuşurum da o kadar istediğim kadar değil. Ben Ermeni okuluna da gidemedim malesef. İstanbul’a gelince bizi Ermeni okuluna almadılar. Okul müdürü “Siz Ermeni değilsiniz, siz Kürtsünüz.” demiş babama. Almamış bizi.

Nasıl yaaaa? Diyarbakır’da Ermeni’siniz diye İstanbul’a gelmek zorunda kaldınız, İstanbul’da da Ermeni okulu sizi Kürtsünüz diye okula almıyor!
Babam çok üzülmüştü. O zamanlar bu işler karışıktı. İki göbek önce anneannesi Ermeni olan müslüman birisi de çeşitli nedenlerle “Ben Ermeni’yim, benim çocuğumu okulunuza alın.” derdi. Siyasi işler... Kurunun yanında yaşta yanıyordu tabii. Bunları şimdi açma!

Çocukken arkadaşlarınla oyun oynarken, sorun çıkar mıydı Ermeni olduğun için?
Hiiiiç. Hiç olmadı öyle şeyler. Daha çok büyükler yapardı öyle şeyleri. Ben nohut tozu çok severdim çocukken. 5-6 yaşlarındaydım. Dedemle çarşıya gider, nohut tozu alırdık. Ben de güzel çocuktum herhalde. Böyle yeşil gözlü, beyaz tenli falan... Çok severlerdi beni çarşıda alışveriş edenler. Birgün komşularımızdan bir amca beni dedemle gördü ve sevdi. Sonra hemen “ Eh ben bir abdest tazeleyeyim. Ne de olsa haram kemik” dediğini hatırlıyorum. Dedem çok üzülmüştü, babama anlatmıştı olanı. “Demek bizi haram görüyorlar hala. İnanmıyorlar bizlerin de insan olduğumuza...” demişti. Biz haram kemiktik onlar için. Bunlar yaşandı. Dedemin üzüntüsünü hala hatırlıyorum.

Baban ne iş yapardı mari?
Matematik öğretmeniydi babam. Sonra lise müdürlüğü yaptı. İstifa etmek zorunda kaldı tabii milli eğitimden.

Neden istifa etti baban?
Maraş’daydık sonra Diyarbakır’a geldik... Duyuldu Ermeni olduğu. O dönem Ermeniler devlet kapısında çalışamazdı yani. Olmazdı. İstifa ettirdiler.

Halk mı baskı yaptı?
Yok devlet. Devlet zorladı. Halk severdi babamı. Bizim evimize imam da gelirdi, öğretmenler de gelirdi... Hala görüştüğümüz insanlar vardır. İlişkilerimizi kopartmadık çoğuyla.

Sonra ne iş yaptı baban?
Esnaflık yaptı. Çeşitli işler işte.

Ne hissetmiştin?
Çok acı be Rasim. Babaannem babamı çok güç şartlarda okutmuş. Ne emek, ne emek. Ama babam annesinin bu emeği karşılığında ona bir şey verememiş. Buna çok üzülürdü. Derdi ki “Ağaca su verirsin, bir zaman sonra ağaç sana meyve verir. Ben anneme emeğinin karşılığını veremedim.”. Çok üzüldü okuldan, öğretmenlikten ayrılmak zorunda kalınca.

Sonra İstanbul’a geldiniz ve sen Ermeni okuluna alınmadın.
88’de geldik İstanbul’a. Ben 11 yaşındaydım. Evet ben Ermeni okuluna Kürtüm diye alınmadım.

Ya biraz konuşalım mı bunu? Gerçekten bunu anlamadan ileri gidemeyiz, tıkanırız gibi geldi bana; ismi Mari olan birini Ermeni okulundaki yöneticiler neden “Sen Kürtsün, Ermeni değilsin” diye okula almazlar dı?
O zaman çok modaydı Ermeni olmak. Çünkü, Avrupa’da çalışma vizesi, Amerika’da kolay çalışma imkanları falan Ermeniler için çok kolaydı. Çok kolay demeyelim de daha kolaydı yani... Öncelik verilirdi. Ondan çok insan Ermeni olmaya karar vermişti. O yüzden de okul çok ince eleyip, sık dokuyordu. Her “ben Ermeniyim” diyen ailenin çocuğunu almıyordu okula. Cemaatten çok iyi referansların olacak, ondan sonra belki. Bizim de tanıdık falan ne gezer İstanbul’da? Babam devlet işinden ayrılmak zorunda kalmış, Diyarbakır’da haram kemik diye iş tutamamış ve İstanbul’a sığınmış bir adam.

Bu doğru mu Mari?
Bundan 20 sene öncesinden bahsediyoruz. Türkiye şimdiki gibi zengin bir ülke değildi. Okumuş insanı bu kadar yoktu. Gerçekten yaşandı bunlar. Hatta benim yeğenim, yani abimin kızını ermeni okuluna yazdırmaya gittiklerinde yine almamışlar, kabul etmek istememişler babam da ağlayarak masaya yumruğunu vurmuş ve demiş ki “ Hanımefendi, bir köpeğin köpek olduğunu nasıl anlarsınız, havlayınca değil mi? Bir kedinin kedi olduğunu nasıl anlarsınız, miyavlayınca değil mi? Ben de Ermeni’yim Ermenice öğrenmek, konuşmak benim çocuklarımın da hakkı. Bundan 20 sene önce bunları söyleyemedim. Çocuklarımı okula kabul etmediniz. Ama şimdi söylüyorum.” Onun üzerine okul kabul etti yeğenimi. Şimdi Evita çok güzel Ermenice konuşuyor. O Ermenice konuştukça babam ağlıyor. Keşke dedem de görebilseydi yeğenimin Ermenice konuştuğunu.

Sen okudun mu Mari?
Liseyi bitirdim. Sonra istemedim okumak. Ne olacak diye düşündüm aslında... Babam okudu da ne oldu işte ortada. İşinde barınamadı. Ben ne olacaktım? Bir avukat olmak isterdim aslında. Ama sonra düşündüm, avukat olsam bizim cemaatten birisinin kiracısı çıkmayacak da onu takip edeceğim. Olacağım o kadar.

Neden avukat olarak sadece sizin cemaatle mi çalışman gerekiyor? Müslümanlar sana iş vermez mi?
O zamanlar öyle düşünmüştüm işte. Düşünsene o zaman etrafında herkes Ermeni. Azınlık bir cemaatin içindesin. Ne olacak ki diye düşündüm.

Öyle düşünmeye bir anlamda zorlandın. Peki çalışma hayatı nasıl başladı?
Ben 13 yaşımda, bir fermuar fabrikasında çalışmaya başladım. Kendi paramı kazanmanın keyfine o zaman, ta o yaşta varmıştım. Haftalık alırdık. Bir hafta ayakkabı aldım kendime, bir hafta çanta, bir hafta aileme yardımcı olurdum güzeldi. Patronlarım da çok şeker insanlardı. Hala hayatımdadırlar, dostlarımdır yani... Sonra Ortaköy’de bir kafe’de çalışmaya başladım. Kahve yapardık. Türkiye’de gerçek anlamda ilk esspreso’yu yapan yerdi. Espresso yapardık. Aman ne güzel para verdi bana inanamazsın. Gözlerim yerinden uçmuştu. Dedimya babaanne mesleğimdir benim kahvecilik. Çok tutkulu olduğum bir işti gerçekten. O mis gibi kokusunu duya duya kahve yaparsın. Hala hayalimde vardır kahve açmak. Sabahları kahve kokuları içinde müşterilerimi ağırlamak. Birgün yapmak istiyorum.

Sonra bu güzel mekan açıldı? Adı da “Mekan” buranın. Nasıl oldu bu iş?
Ya bir gün hatta hatırlıyorum ramazan ayının ilk günü Beyoğlu’nda yürüyordum. Çok susamıştım. Şöyle biraz aralık bir sokakta soğuk birşeyler içeyim istedim ve bu sokağa geldim. Bir maden suyu istedim. İşte onu içerken bu dükkanı gördüm hemen yanda. O anda da “Burası mutlaka benim olmalı” diye düşündüm. O kadar heyecanlandım ki camekana burnumu yapıştırıp, saatlerce burayı seyredip, hayaller kurdum. Sordum soruşturdum ve sonra öğrendim ki burası bir pizzacıymış ve sahipleri de devretmek istiyorlarmış. Hemen yanında bittim o kapanan pizzacının eski sahibinin. Anlattım kendimi. Çok istiyorum burayı dedim. Pek çok dostumun adını verdim referans diye... O da aramış, o isimler, sağolsunlar çok güzel şeyler söylemişler benim için hatta birisi demiş ki “Ne olur canım? Alt tarafı 6 aylık kiranı veremez. Onu da biz öderiz merak etme”. Ama bende sahiden de para yok. Sonra dünya güzeli ve tatlısı ortaklarımı aradım. Anlattım. İkna ettim. Giriştik bu işe... Hatta bir ortağım bana dedi ki “Mari buranın efsane olmasını istiyorum”. Oldu biliyor musun? Ne evlilik teklifleri yapıldı burada. Ne iş ortaklıkları kuruldu. Ne güzel günler, özel günler kutlandı...

Kavga?
Ah tabii o da var. Ben sabah çok erkenden kalkar alışveriş yaparım. Balık pazarına gider, pazara gider, Eminönü’ne gider her şeyi taze taze alır gelirim. Arkadaşlarımla birlikte tüm yemekleri hazırlarız. Mezeler, ara sıcaklar, zeytinyağlılar. Bak ellerime, sebze doğramaktan ne haldeler. Günde 10-12 saat çalışırız bazen. Ama o kadar güzel bir duygu ki buradan mutlu ayrılan dostların güzel sözleri. Herşeye değer.

Ya sen inanılmazsın. Buraya ilk geldiğim akşamı hiç unutamıyorum. İster tanıdığın olsun isterse daha önce hiç görmediğin. Herkesle inanılmaz güzel, komik sohbetler yapıyorsun. Nasıl oluyor bu?
İnan laf olsun diye değil. Gerçekten seviyorum insanları burada ağırlamayı. Ortağım da benim gibi çok neşeli. O da uyuyor bana, biz kaynatıyoruz burayı. Ben şuna yürekten inanıyorum; kimse bir yere nasıl gittiğini hatırlamaz. Kapıdan nasıl içeri girdiğini de hatırlamaz. İş stresi, aile meseleleri... Kafada çeşit çeşit dert, sorun, meşgale. Ama bir restoranda iyi vakit geçirirse oradan nasıl çıktığını çok iyi hatırlar. Ben de bunu yapıyorum. İnsanları iyi uğurluyorum.Yeniden gelmek ister. Ben de bunu yapıyorum. Burada güzel, hoş sohbetler yapıyorum. Kendi ellerimle yaptığım yemekleri ikram ediyorum onlara. Bana da çok iyi geliyor sohbet... Biliyor musun Rasim. İnsanlar çok yanlız. En burnundan kıl aldırmayan insan bile bir güzel laf atmaya, bir içten sohbete muhtaç. Bunu ben kendimden bilirim. Bakanlar ağırladık burada, ne profesörler, ne şirket genel müdürleri ne işçiler, ne esnaflar, ne gazeteciler... Buradan çıkarken mutlu oluyor insanlar. Kocaman, sınıfsız, mutlu bir ailenin parçası olup, gidiyorlar buradan. ‘’Yeniden gelin” diyorum. “Gelin. Aman yine gelin.”. Geliyorlar.

Kah şarkı söylüyorsun, kah masaların üzerine çıkıp fıkra anlatıyorsun. Masalara laf atıyorsun... Nereden geliyor bu özgüven?
İnsan evine gelen misafiri eğlendirmek ister ya ben de öyle yapıyorum. Misafirlerime güzel zamanlar yaşatmak için şarkılar söylüyorum. Eğlendiriyorum onları. Bak sana bir şey anlatayım; geçen sene Van’a Ahtamar kilisesinin açılışına gittim. Ayin oldu orada. Aman ne kadar güzeldi... Arkamda yaşlı bir hanım taa Arjantin’den açılışa gelmiş. Kiliseye girmek için merdivenleri çıkıyoruz ama, o hanım zorla çıkıyor. Dedim ki “Yardım edeyim mi?”. Bana ne dedi biliyor musun? “Ah be kızım, bu merdivenleri çıkarım sorun değil de şu çalan müzik o kadar güzel ki kalbim dayanmıyor. Söyle sussunlar. Dayanamıyorum bu duygunun güzelliğine artık” . İnsanlar güzel şeyleri yaşadığında hiç unutamaz. Başka tonda ama burada bizim Mekan’da yaşanan duygu da aynı duygu. Yüreğinde hissedeceği ve unutamacağı kadar iyi vakit geçirmek. Babaannem bana hep derdi ki “Kızım terzi olacaksan elinde kumaş titresin. En iyisi ol”.
Ben de iyi bir esnaf olmaya çalışıyorum. Çok önemlidir esnaf olmak. Hala tüm alışverişlerimi bilmem kaç yıllık pazarlardan, bakkallardan, küçük marketlerden alırım. Esnaf severim ben. Esnaf olmayı da severim. Dışarıdan baktığında vitrinden görünen, seyredilen bir esnaf olmak çok güzel bir şey benim için. Sıcaklıktır. Güven verir.

Diyarbakır’a gittin mi sonra hiç?
Evet. Çok gittim. Çok güzel Diyarbakır. Ben doğuyu severim. Doğunun uçsuz bucaksız bozkırını severim. Ben oyum.

Bu arada sen niye evlenmedin Mari? Senin gibi akça, pakça, güzel gözlü, maharetli bir kadını nasıl yanlız bıraktılar?
Olmadı işte.

Nasıl olmadı? Sen mi arıza çıkardın ilişkilerde?
Yok be anaaaam nerede. Ben erkeğime çok iyi bakarım ha! Çok şanslı olur benimle evlenecek insan bunu da biliyorum. Ama ben de çok sevilmek istiyorum.

Peki Mari seninle telefonda bu görüşmeyi yapacağımızı konuşurken bana bir şey söyledin. “Ermeni olmak eskiden makbul değildi ama şimdi tam tersi” dedin. Ne demek istedin bununla? Hrant Dink olayı mı değiştirdi pek çok algıyı ne dersin? İnsanların kalbi mi açıldı birbirine?
Valla insanlar değişti Rasim. Çok bilinçlendi. Artık birbirini kırmamak için daha çok çaba gösteriyor. Türkiye çok gelişti, eskiye oranla inanılmaz zenginleşti. Eğitim yükseldi. Bunlar etkiledi... Bana çok arkadaşım “Siz olmalısınız, hep birlikte beraber yaşamaya devam etmeliyiz” derler. Hep sevgi görüyorum artık.

Pek lütufkar arkadaşların varmış mari. Eksik olmayın demedin mi? Bunda egemen ideolojinin bir başka tonu, 2011’e ayak uydurmuş hali yok mu sence?
Yoo onlar çok inanarak söylüyor bunları. Büyüklük taslayarak değil gerçekten. Hatta bazen takılırım onlara “ Aman be evlenecem bir Hasan ya da Hüseyin’le. Yeter bu küçük cemaat içinde koca beklediğim” derim. Onlar da bana “Sakın ha sizden tohum hep olsun. Siz burada hep var olmalısınız. Sen bir Ermeniyle evlenip, Ermeni bir çocuk yapmalısın” derler.

Bu korkular içine işlemiş gibi geldi bana. Korkmakta da haklı olduğunu düşünüyorum doğrusu. Peki bu Ermenistan’la kötü giden, zaman zaman gerilen ilişkiler senin günlük hayatını ne kadar etkiliyor burada? Amerikan Senatosu’nda her yıl gelen soykırım tasarısı falan... Seni o dönemde etkiliyor mu?
Hiiiç. Hiç etkilemez. Ben buralıyım. Bu toprakların kızıyım. Kim beni korkutabilir ki? Sen bakma, bu işler daha serin kanlı düşünülür oldu artık. Türkiye’de insanlar daha sakin... Biz hep birlikte çok mutluyuz. Bunu kimseler bozamaz.

Sabah Polyanna’yı mı okuyup, geldin buraya Mari’ciğim?
Ben hayatımda hiç yurtdışına çıkmadım. Bu memleketten başka da memleketim yok. Rakı severim, Türk Sanat Müziği dinlerim... Sana sigara böreği kızartayım mı? Acıktın mı?


Eh tamam, yerim o zaman... Ama çayda isterim yanında.
İşte sevgili Mari’yle sohbet böyle bitti. Çıtır çıtır sigara böreği ve çay. Sonra da Mari’nin tatlı, güler yüzlü fotoğraflarını çekmeye başladım ... Görüşürüz bozkırın güzel çiçeği.