29 Temmuz 2012 Pazar

Digor Tophanesi








Saat sabahın beşbuçuğu: Otobüsüm, Kars Şehir Otogarı’na nihayet varıyor. Düzensiz aralıklarla yanyana dizilmiş kerpiç otogar binaları, sabahın mahmurluğunu üzerinden atmaya çalışan yolcularla dolup taşıyor. Yün battaniyelerle yapılmış şişman hurçlar, kalın kemerlerle sıkı sıkıya bağlanmış valizler, büyük boy Vita karton kolilerine sıkıştırılmış hayatlar, telaşla otobüslere yerleştiriliyor. Gidenler,  gidenler, gidenler…
Hiç dönüş yok gibi.


Elimde valizim, otogarın çıkışına yakın bir yere doğru uykusuz adımlarla yürüyorum. Yeni görev yerim olan Digor’a gitmek için Kars Özel İdaresi’ne bağlı hususi aracın beni almasını beklemeye başlıyorum. Sobalarda yanan odunlara eşlik eden tezeğin dumanı tüm şehri kaplamış; hafiften genzim yanmaya başladı bile. Umarım bu iç yakan ve göt donduran sabah ayazının ortasında daha uzunca bir süre beklemek zorunda kalmam. Devlet hizmetinin ihmale gelmeyeceğini bilecek kadar tecrübeli bir memur olarak, yeni görev yerimin ilk günlerinde döşümü yel almasını ve beni yataklara düşürmesini hiç istemem. Soğuktan kıpkırmızı kesilen ellerimi yün kazağımın içine doğru çekiyorum. Isınmak giderek zorlaşırken, sabırsız, koyu bir sinir hali de heryerimi kaplıyor. “Ne zaman gelecek bu otomobil? Bari sıcak bir çay içseydim şuralarda!” diye söyleniyorum kendi kendime… Uzaktan ağzına kadar saman yüklü eski bir kamyonetin, otogarın girişinde belirdiğini görüyorum. “Bu şeyin şehrin yolcu otogarında ne işi var?  Memleketin her manada daha fazla nizama ihtiyacı var” diye söyleniyorum kendi kendime.

Bir saattir eski Dodge kamyonetin saman yükünün en tepesinde yolculuk ediyorum. Zaten zor nefes alan bu külüstür, sağanak yağışın kaba şekillerde oyup, ortada bıraktığı tüm çukurlara girip, çıkarken daha da zorlanıyor. Gözüm, sık sık yanımda saman balyalarına dikkatlice sıkıştırdığım, içinde görev emrimin de olduğu yaşlı tahta valizime takılıyor. Yer yer kenarlarından çatlamış, cilası kalkmış ahiretliğimi 18 yıl once ilk görev yerime gitmeden hemen once almıştım. Artık hem o hem de ben emeklilik öncesindeki son görev yerimize doğru ilerliyoruz

Kamyonetin şoförü, aşağıdan olanca gücüyle Digor’a varmamıza daha yaklaşık yarım saatlik yolumuz olduğunu söylüyor. Oralı olmuyorum. “Devletin 657’ye tabii memurunu saman balyalarının üzerinde hoplata hoplata taşımak neymiş gösteriririm ben ona! Bunu Digor’a varınca Kaymakam Bey’le mutlaka konuşacağım.” diye söyleniyorum kendi kendime. Sözleşmeli işçilerin, 657’ye tabi memurlara bitmeyen zulmü diye düşünüyorum. Neyse, saatler ilerledikçe ısınan havadaki taze kekik kokusu, yol boyunca yüzüme yüzüme vuruyor. Hafiften ısınan içimdeki koyu öfke de biraz olsun dağılıyor.

Yolda gördüğüm koyunların, taze tezeklerin yanında geviş getiren öküzlerin, tarlada çapa yapan iki büklüm kadınların, söğüt gölgelerinde oturan adamların ve altları çıplak bebelerin meraklı gözlerle bana baktığını fark ediyorum. Devletin her türlü hizmetine aç bu ahali için yepyeni bir merak konusu olduğumu ve akşam köy kahvesinde uzun uzun beni konuşacaklarını biliyorum. Yerine tayin edildiğim, eski hizmet memuru, erken yıpranma nedeniyle emekliye ayrılınca, Belde Tophanesi’nde uzun zaman Devlet Top’u kadrosu boş kalmış. Ben de son aktif görev yerim olan Muş’un Bulanık ilçesinde, Merkez Komutanlığı’nda görev yapan bir baş çavuşla mesai saatlerimin ve Tophane hizmet binasının dışında, açık arazide halvette yakalandığım için açığa alınmıştım. Ağır görev kusuru nedeniyle, uzunca bir süre Ankara’da Merkez Top’u olarak kızağa çekildikten sonra, Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle tekrar aktif göreve iade edildim.  Anlayacağınız “Yeter Söz Milletindir” hareketinden ben de eski düzen mağduru olarak ziyadesiyle faydalandım. Çok şükür. Böylece hem Digor’un mağdur erkekleri hem de ben özlem duyduğumuz mutlu günlere kavuşmak üzereyiz artık. Yani benim gelişim belde ahalisi için mühim birşey.


Yolda bir ara duruyoruz. Kamyonetin şoförü ve yanındaki iki adam küçük hacetlerini gidermek için yol kenarı boyunca diziliyorlar. Ben de çok sıkıştım! Ama yanlarında hizalanamam ki! Allah rahmet eylesin, anacığım çok titiz kadındı. Her çişim geldiğinde “hacetini oturararak gider. Son damla düşene kadar da kalkma sakın!” demesi aklıma gelir. Bu nedenle de küçüklüğümden buyana asla ayakta işeyemem. Tıkanır kalırım. Çocukken, ayakta işeyen erkek çocukların yanında çok müşkül durumlara düşmüşlüğüm vardır. Adım da o zaman Top Halil’e çıktı zaten. Hayatım boyunca da kurtulamadım bu “hop hop halil, top halil” lakırdısından. Sonraları bu mahlasın resmi  görev evrakımda bile geçeceğini nereden bilirdim? Neyse daha fazla dayanamayacağım artık. Utanç dolu bir kazaya sebebiyet vermemek için, kamyonetin tepesinden aşağı iniyorum. Heryerim tenime iğne gibi batan sarı samanlarla doldu. Üzerimi ellerimle temizlemeye çalıştıktan sonra, özür dileyerek yavaşca bir ağacın arkasına geçiyorum. Pantolonumu ve herzaman devletin resmi topuna yakışır vaziyette çamaşır sularıyla kaynattığım bembeyaz iç donumu dikkatlice aşağı kadar indirip, çömeliyorum. Cennetin tüm kapılarının açıldığı an gibi; büyük bir rahatlama hissi yavaşca heryerimi sarıyor. İnatçı son damlanın da düşmesini beklerken gözüm kamyonetin ön tarafından ağzındaki cigarayı derin derin içine çeken bıyıklı, çelimsiz, kara suratlı adama takılıyor. Bana bakıp, yanındakilere sırıtarak birşeyler anlatıyor. Çalıların arasından beni daha iyi görebilmek için başını hızlı hareketlerle bir saga bir sola oynatıyor. Gülüşmeleri aramızdaki mesafeye rağmen gayet rahat duyabiliyor… Bu gülüşü iyi bilirim. Kendimi bildim bileli, yani neredeyse 40 yıldır hayatımın değişmez fon müziğidir bu kahkahalar. Ama artık utanmıyorum, geceleri “neden ben?” diye de ağlamıyorum. Devlet beni resmi top olarak himayesine alıp, ilk görev yerime tayin ettiğinden beri, barıştım artık. Huzur buldum. Bir de herşeyi devletten bekleme derler!

Son damla da düştükten sonra gayet zarif hareketlerle kalkıyorum çömeldiğim yerden. Yüzüm gergin, sol kaşım yukarda, doğruluyorum. Sırtım dimdik. Donumu ve pantolonumu büyük bir gururla yukarı çekiveriyorum. Münasebetsiz şeyler! Minik adımlarla tekrar yerime, saman balyalarının üzerine kuruluyorum. O yorgan iğneleri gibi heryerlerime batışan dev saman yükü sanki benim tahtı mekanım olmuştu. Kalan yol boyunca yine Prenses Süreyya geldi aklıma. Şah’la evlenmelerinin üzerinden 2 seneden fazla zaman geçmesine ragmen henüz bir çocukları olamamıştı. Ancak gazetelerde, mecmualarda çıkan kusur Süreya’da dedikodularına rağmen o Şah’ın yanında, dizinin dibinde idi. Devleti en mükemmel şekilde temsil etmeye devam ediyordu. Kusuru varsa da şah ona sahip çıkıyordu. Kabul edip, bağrına basmıştı menekşe gözlü karısını. O da benim gibi alnına çalınan lekeyi devletin şefkatli suyunda yıkamış ve kendini halkının hizmetine adamıştı…
Çıkan muhteşem düğün resimlerinin hepsini kestim, bir kutuda saklıyorum uzunca zamandır. Ara sıra yatağımın üzerine özenle dizer, uzun uzun bakar, hayaller kurarım. Tacını, menekşe gözlerini, bembeyaz gülümsemesini, 600 elmasla donatılmış ihtişamlı gelinliğini seyrederim… Halkın sevgilisi Süreyya. Şefkatli gözlerle valizimi yokluyorum. Havada yine o taze kekik kokusu var. Saçlarımın tepesinde tatlı tatlı esiyor.


Bugün 6 nisan; Ilık umutlar için esen Kırlangıç Fırtınası başlıyor…

25 Temmuz 2012 Çarşamba

Kümeslerin efesi, her sabah çınlar sesi. Sanırsın şarkı okur, uyandırır herkesi. (Horoz)




Kadının birisi kendini darı zannettiği için akıl hastanesine başvurmuş. Demiş Doktor bey durum böyleyken, böyle. Ben darıyım. Insanlar beni eşref-i mahlukat’tan sayıyor ama durum o değil yani! Her an bir horozun midesinde can verebilirim…

Freud fantazilerileriyle coşmuş, Yalom’u yalamış yutmuş uzman doktorun uzuuun süren uğraşılarından sonra darı-kadın iyileşip, taburcu edilecek kıvama getirilmiş.

Demiş allah razı olsun doktorcuuum. Beni kendime getirdin. Ben artık darı değil, insanım… Evet yaa ben insanım! Darı da ne alaka?

Hastanedeki herkes, muvaffakiyetin huzuruyla sevinçli, bir öpüş bir koklaş düzelen kadını, ardından su bile dökmeden taburcu etmişler. Sen de beş dakika, hadi ben avans da vereyim on dakika sonra darı-kadın kan ter içinde tekrar hastaneye geri dönüp, doktorunun ayaklarına kapanmış. Yolda bir horoz gördüm doktorcuuum. Canımı zor kurtardım valla. Demiş.

Doktor hayal kırıklığından bin parça kadına dönmüş ve ayol, Freud tamam! Yalom tamam! Otto Rank tamam! Her yöntem başarıyla uygulandı sana. Mükemmel sonuç da alınmış görünüyordu; hani biz anlaşmış idik, hani sen darı değildin? Sen insandın? diye soruvermişşşş.

Darı-kadın göz yaşlarını silip, stresten kafasında kalmış üç tel saçı da arkaya savurduktan sonra doktora dönmüş ve Evet! Ben onu biliyorum. Ben darı değilim. Ama ya o horoz? O horoz bunu biliyor mu? deyivermişşş.

Bizim kadına şiddetle ilgili mücadele hikayemiz de aynen bu fıkrada olduğu gibi; tamam şiddet maduru kadın anladı devletimizin kolluk kuvvetleriyle, savcısıyla, avukatıyla madurenin yanında olduğunu. Ya o şiddeti uygulayan adam bunu biliyor mu? Kadın, tüm bu yollara başvuracak, fiziki ya da piskolojik gücü kendinde bulabiliyor mu? Buldu diyelim, adam onu rahat bırakıyor mu?

Radikal Gazetesi’nde yer alan Fatma Şen haberine göre işte sonuç:

Fatma Şen 29 yaşında, 12 yıldır evli. Evliliği boyunca sistematik şiddete maruz kaldıktan sonra bir gün iş dönüşü, eşinin isteğiyle kendisini doğalgaz borusuna astı. Birbirine tutturulan iki fular koptuktan sonra “Seni böyle öldüremeyeceğim” diyen eşi tarafından bıçak zoruyla balkondan atlamaya zorlanan Şen dokuz ameliyat geçirdi, iki bacağında sekiz kırık oluştu. Beli ve omurgaları kırıldı, sağ ayak topuğu patladı. 20 gündür hastanede tedavi gören genç kadın ömür boyu sakat kalabilir. 
Şen, artık derdini bir gazeteciye değil avukata anlatmak istediğini, fakat 20 gündür bir avukat bulamadığını söyledi. Kadına şiddet bu kadar ürkütücü boyutlardayken, “Avukat bulmak ne kadar zor olabilir ki?” diye düşünen Radikal Gazetesi'nden Ayça Örer, Şen adına bir avukat aradı. Gün boyu devlet kurumlarından kadın örgütlerine kadar bütün kapılar bir diğerine yönlendirdi.

Bu arayışı, ölüm tehdidi ve korkusu altında bir kadının yapması mümkün değil.

23 Temmuz 2012 Pazartesi

Senden neden korktuk Lale?





Annem çalıştığı için beni, rahmetli anneannem büyüttü. Neler çektirdim kadıncağıza. Şimdi ben de anne olunca anlıyorum; zor işmiş. Kendince meşgaleler üretirdi benim fazla enerjimi zapt edebilmek için. Mesela, haftada en az iki kez Manisa Saray Sineması’nın gündüz matinesine, Türk Filmleri’ni izlemeye giderdik. “Sinemanın hay huyu bu kızı sakinleştiriyor ” derdi hep. Elimizden eksik etmediğimiz çiçek işlemeli mendillerimizle, ne çok ağlardık Lale Belkıs’ın, tüm zamanların en madur kızı Perihan Savaş’a yaptığı türlü kötülüklere… Tüm filmlerde Lale Belkıs’ın kötülüğünün sonu mutlaka hak edilmiş bir ilahi adaletle biterdi. O tecelli anı geldiğinde sinemada bir alkış kopardı ki sormayın! Çıkıp, evimizin yolunu tuttuğumuzda da elimden sıkı sıkıya tutan anneannem, türlü öğütler verirdi burnunu çeke çeke “Orta yoldan ayrılıp, ifrata kaçma kızım!... Sonun Lale gibi olmasın” der dururdu. Benim zihin iklimim 70’lerin Türk filmleriyle mayalanmıştır. Konuşmalarımın Yeşilçam replikleri gibi olduğunu söylerdi arkadaşlarım mesela. O kadar ki sosyal ilişkilerimde bile sevdiklerim Perihan, sevmediklerim Lale şeklinde hizalanırdı zihnimde. Hayat benim için bu iki farklı, yekpare karakterin mücadele alanı gibiydi sanki.

Büyüyüp, serpildim. Gün geçtikçe iyiden iyiye Perihan Savaş’a benzemeye başladığımı söylerdi herkes. Hoşuma giderdi bu. İşletme fakültesi 3. Sınıfında okurken, daha 20 yaşımda Ekrem’le evlilik yaptım. Eşim, uzak bir akrabamızın tıp fakültesini yeni bitirmiş oğullarıydı. Uzaktan uzağa çok beğenirdim bu oğlanı; kısık gaz lambası gibi titrek bakan tatlı gözleri vardı. Azıcık tıknazdı ve konuşurken boncuk boncuk terlerdi ama olsun, o benim Şeref Sözü filmindeki Tarık Akan’ım idi artık… Mutlu bir evlilik hayali kurarak okulumu 3. Sınıfta terk ettim. Tunceli’nin Pertek ilçesine eşimin mecburi hizmeti için gittik. İlk 1 senemiz gayet iyi geçti diyebilirim. Pilavın dibini sürekli tuttursam bile, yemek yapmayı öğrenmeye başlamıştım. Kıyı köşe temizlikte pek hünerliydim. Ekrem’le yeni aldığımız kasetleri dinler, dans ederdik; Ele Güne karşı yapayanlız, böyle de olmaz ki… Bir de, laf aramızda, Perihan Savaş ile Tarık Akan’ın aksine biz sık sık sevişirdik. Ne de olsa 90’lardayız artık, modern bir çağda yaşıyoruz, bazı konularda ifrata kaçılabilir diye düşünürdüm.

Mutlu, mesut yaşarken, evliliğimizin 1. senesinde - ben hamile kaldıktan sonra - ne olduysa oldu; Ekrem yeni yeni huylar çıkardı. Sürekli bana çok kızgın gibiydi. Ne yapsam yaranamıyordum, beni sürekli azarlıyordu. Geceleri eve ya geç ya da hiç gelmiyordu. “Neredesin?” diye sorduğumda “Tunceli’ye merkeze gittik arkadaşlarla” ya da “ambulansla vaka götürdük” diyordu… Yatakta yanına sokulup, bana sarılıp, öpmesini istediğimde çok yorgun olduğunu ve uyumak istediğini söylüyordu. Daha önce birlikte yapıp da zevk aldığımız hiçbirşeyi yapamaz olmuştuk artık. Ekrem’i geri getirmek için bildiğim her yolu denedim; ağladım, alt dudağımı titrettim, “nerede benim o aşık olduğum erkek?”,” ilişkimiz çatırdıyor Ekrem!” başlıklı konuşmalarımı yaptım… Yok!

Bu böyle ben doğum yapıp, kızım ayşe’yi kucağıma alana kadar devam etti. Ayşe doğduktan sonra bir süre eski tatlı hallerine döner gibi olmuştu sanki ama çok uzun sürmedi ve tekrar eski tuhaf Ekrem geri geldi… Dayanamadım artık! İçimdeki kalbi kırık Perihan ortaya çıktı “ben çocuğumu alıp ailemi görmeye Manisa’a gidiyorum. Sen de düşün, taşın, ama bunun böyle gitmeyeceğini bilmeni isterim Ekrem” dedim. Dediğimi de yaptım. “Ayşe’ye dayanamaz mutlaka arar! Hatta arkamızdan gelir bizi almaya” dedim ama haftalar geçti hiç ses yok adamdan. Sonunda gerçeği Ekrem’le birlikte aynı Sağlık ocağında çalışan, Aysel Hemşire’den öğrendim. “Bedbahtım! bu adama ne oldu” diye telefonda sıkıştırırken, Aysel ağzından kaçırıverdi baklayı: Ekrem, sağlık ocağına bizden sonra tayini çıkan bir bayan doktorla gizli aşk yaşıyormuş! Ay ne oldum bunu duyar duymaz biliyor musunuz? Ellerim, ayaklarım buz kesti. Soğuk terler boşaltıp, düşüp oracığa bayılmışım… Günlerce ağladım. Filmlerde görür de inanmazdım, doğruymuş; bir gecede acıyla sütten kesildim.
Ben neye yanayım? Kızımla ortada kaldığıma mı? Kadınlık onurumun çiğnendiğine mi? Okulumu bırakıp, aşkımın peşinden gittiğime mi? Yıkılan mutlu gün hayallerime mi? söyleyin neye!

Kimdi o basit kadın?

Lale Belkıs’ı düşündüm uzun uzun; başkalarının kocasını almak için çevirdiği entirikaları, pençelerini nasıl karşısındakine geçirdiğini… İşte tam o an beynimde bir şimşek çaktı sanki! Ya Lale benim durumumda olsa ne yapardı? Kalktım Perte kaymakamıyla, ilçe sağlık müdürünün arkadaşım olan eşlerine uzun birer mektup döşendim… Anlattım herşeyi; bu yasak ilişkiyi, maduriyetimi, kızımız Ayşe’yi… Yardım rica ettim.

Çok geçmedi 1 ay sonra kapı çalındı ve ekrem “aman ben ettim. Sen etme” diyerek Manisa’daki baba evimin kapısına dayandı. Ayşe’yi öper, beni koklar… Aman da aman. Neyse araya aileler de girince bir müddet sonra barıştık. “O kadın” başka yere tayin istemek zorunda bırakılmış, bizimkine de “git karını al gel, böyle utanmazlıklar hoş karşılanmaz” diye uzun uzun nasihatlar etmişler. Şimdi Lale Belkıs’a iade-i itibar yaptım artık. Makyaj aynamda Perihan’ınkinin altına küçük boy bir resmini bile koydum. Şimdi ne zaman Ekrem kafamı bozsa o resme bakarım…

21 Temmuz 2012 Cumartesi

Beren Saat hamile mi?
















Bilmiyorum.

Yeni nesil “ünlü” profilleri ile ilgili arama tarama yaparken rastladım bu habere. Konunun, iştahları kabartma tozu çok kaçmış olmalı ki, somut bilgilere ulaşmak için Beren Saat ismini yazar yazmaz Google’ın otomatik arama yardımcısı  “bunu mu aradınız?” diye sordu bana… Denemesi bedava! Yani Beren Saat’le ilgili ilk çıkan arama önerisi “hamile mi?” sorusunun cevabına ulaşmak. Enteresan değil mi?

Bu gündelik tecrübecikte benim asıl ilgilendiğim; birisi olmak için, inanç yaratacak bir hikayeye sahip olma zorunluluğumuz.

Neden?
Çünkü, insanlar artık daha fazla bilgi istemiyor. İnsanlar hikayeler dinlemek ve onlar üzerinden inançlar geliştirmek istiyor.  

“Kattttiyen! Katılmıyorum.” deyip, sinirinizden etime aşeriyorsanız, peşinen söyleyeyim; dağları yerinden oynatan, dele dele eleğe çeviren gerçekler değil, hikayelere olan inanç eğilimlerimizdir. Ferhat’ı da zamanının bir nevi Beren Saat’i gibi düşünebiliriz. Adam kim idi? Ne iş yapar idi? Biyografisi ne idi? diye merak ediyor muyuz?  İşimiz, gücümüz “Şirin’e ne aşıkmışşş! ne aşıkmışş!” diye dağ-delik hikayesini dinlemek. Dinledikçe içler geçirmek değil mi?

O nedenle bugün değişik birşey yapalım ve birbirimize doğruları söyleyelim: Hikayesi olmayan sanatçı’ya seyirci yok. Hikayesiz lidere oy yok. Hikaye yaratamayan markaya müşteri yok. Hikaye anlatamayan yönetmene ekmek yok…

Peki bu hikaye denen şey bu kadar mühim ise nasıl yaratılır?

Tabii ki önce kendi varlığınıza güvenin. 
Peşin olarak söyleyeyim, hikayenizle fark yaratmak için çok küçük olduğunuzu düşünüyorsanız? Gece bir sivrisinekle hiç yatağa girmemişsiniz demektir…

Karşınızdakileri sizinle ilgili merakta bırakmayın. Ama çok da anlatmayın.
Beren Saat örneğinde olduğu gibi, işi “Hamile mi?” dedikodularına kadar vardırın ya da vardırmayın. Hiç fark etmez. Asıl mesele hakkınızda konuşulanların hangisine ne cevap vereceğinize iyi karar verin. Herkesin kendi istiap haddi vardır. Neye, cevap verdiğiniz değil sonrasını nasıl yöneteceğiniz önemlidir. Benim önerim, hikaye yaratmak için heryerinizi ışığa tutmayın. Azıcık gölgeli alanlar bırakın hayatınızda. Merak edilin.

Cevap vermek istediğiniz konularda kendinizi anlatmaktan çekinmeyin.
Ama! Abartmayın. Karşınızdakilerin de ego sahibi memeliler olduğunu ve kolayca size gıcık olma, reddetme eğiliminde olduklarının farkında olun. Kendinizle ilgili bir hikaye anlatırken, gözünüz, kulağınız ve kalbiniz dinleyicilerinize açık olsun. En azından “beraber yürüdük biz bu yollarda…” gibi yapın.

Tutarlı olun.
Bülent Ersoy, Popstar Alaturka’da tevazu üzerine bir konuşma yaparsa buna kimse inanmaz. Çünkü bir şeyler kulağımıza ters gelir. Yani kendinizle ilgili başka hikayeler anlatmayın. Kendi varlığınızla tutarlı bir inanç yaratmaya bakın.


Aynada temrin yapın.
Bir konuşma sırasında söylediğiniz sözlerin ancak %15’i dinleyiciler tarafından işitilir. Sözcüklerinizi yüzünüz, duruşunuz, elleriniz, göz hareketleriniz, tonlamanız, nefes aralıklarınız (dur-kalk), zamanlamanız hatta saç kesiminiz dinleyenlere sözlerinizden daha fazlasını iletebilir.  Bu nedenle aynalara küsmeyin. Pratik yapın. Çalışın.

İkna etmeye çalışmadan önce insani bağ kurun.
Gerçek etkileşimler birbirinin yanında rahat eden insanlar arasında olur. Para, statü, ırk, cinsiyet, deneyim, kültür gibi yüzeysel farklılıklar, üst dil retorikleri bizi bir araya getiren insani yönlerimizden daha güçsüzdür. Ortak anlayışa seslenen hikayeler anlatın. Kendi hayatınız içinde, ailenizde, iş deneyiminizde öyle hikayeler gizlidir ki, anlatınca dünya üzerindeki hiçbir insanı etkilememeniz mümkün değildir.


Kendi hikayeni yaratmak bu kadar basit mi yani? Hepsi bu kadar mı?  Diye sorular geçiyorsa kafanızdan tabii ki değil diye cevap verebilirim. Ama bunlarla bir başlayın bakalım… Sonrasını bila:hareJ paylaşırım.

11 Temmuz 2012 Çarşamba

Lup mincosu, gacı happutkasına benzer mi?


Albergo’da koli alıkabilirdik ama son zamanlarda paporonlar but madilikteler manticim. Alıktığımız beldeye yarıcı giriyor bu godoş kür lakiler. Lubunuzya! Illa balifos naşlatana kadar kolileyecekler mincoyu. E ona belde alık bunun similyayı naşlat nereye kadar! Lup mincosu, has cıvır happutkasına benzer mi?

Tarlabaşında bir orospuyu severim. Kafamı yeteri kadar uyuşturamadığım, kalbimden geçenleri yumuşatamadığım gecelerimde ona; pembe, kırmızı ışık saçan, otriş yumuşaklığındaki evine giderim. Arzu Tramvayı oyununun dekoru gibi; rengarenk plastik çiçeklerle, altın yaldızlı afrodit heykelcikleriyle döşenmiş bu eve ne zaman gelsem kalbimin en derinlerinden başlayarak huzurla dolarım. Onun Tahtakale toplaması hayatında, içine doğduğum Nişantaşı Cabernet Sauvignon Severler Dükalığı ile Cihangir Kadri Bilinmemişler Köyü’nün çok dışında, sahici birşeyler bulurum. Her daim yeni pişmiş musakka gibi kokan eski apartmanın merdivenlerini telaşla çıkar, ona kavuşmanın heyecanını yaşarım. Kayısı pürüzsüzlüğündeki teninde ışık gibi beliren kocaman gülüşüyle karşılar, uzun kollarıyla sıkı sıkı sarar beni. Kulağıma tatlı tatlı şarkılar söyler. Erkek, erkek kuvvetli elleriyle başımı okşar… Soğuk gecelerde daha bir sertleşen kocaman memelerini göğsüme bastırırken heyecandan nefesim kesilir. Rakı ve tütün kokan dilini boynumda, göbeğimde, kasıklarımda hissettiğimde ürperirim. İçim hafifler. Boşalırım. Tüm gece birlikte hayatın tüm gamlarına karşı tek vücut olur, yarın hiç yokmuş gibi cennetin yanı başındaki ırmaklarda öylece akarız. Tarlabaşı’nda ve Harbiye’de koca memeleri yüzünden ona Sibel Can Selen derler. O tanıdığım en tatlı insanlardan birisidir.

Manti façası var sende nakka trika yani! Sipaliyi alıktır bakiim; koli, supet şebzü… Sen labuş alıkıyo musun? Labuş nakka. Çangalara dikel ne kadar da but! Similya maydonoz da marliyn… Gerim piizli alıktığım zamirimi taligada sipsilenirken çorlattım. Elvan taligatör kür çıktı.

Selen, kendi hikayesi hariç her konuda çok konuşur. Yatakta sevişirken, beraber olduğu diğer erkekleri anlatır, beni daha da azdırmak için. Yemek yerken, son yıllarda daha da tutucu hale gelen ceberrut polislerden dert yanar. Banyoda sırtımı sabunlarken, tanıdığı diğer orospuları anlatır uzun uzun. Taklitlerini yapar. Asker Kolileyen Mehtap, Arda Bacak Asuman, Misk-i Amber Seda… Birlikte çok güleriz. O bir olayı tüm detaylarıyla anlatırken, dışarıdaki hayatın tüm şişmanlıklarından kurtarır beni. Yanında yerçekimi kaybolur, hafiflerim. Hayatımın bir tek orası olduğunu, o andan ibaret yaşandığını düşünürüm. Bazı geceler, Tarlabaşı’nın ara sokaklarına uzanan taşkın hengamesinden uyanır, karanlıkta onu seyrederim; temizlemeyi sürekli unuttuğu fondöten topakları arasından belli belirsiz görünen üç, beş saatlik sakalını, pürüzsüz dar kalçalarını, köşeli yüzünü daha da sertleştiren dövmeden yapılmış ince kaşlarını, vücuduna henüz yabancılık çeken silikon memelerini, kalın plasterle bacak arasına dikkatlice yapıştırılıp, gizlenmiş ve varlığından, hareketinden hep yüzünün kızardığı sikini seyrederim… Onun hikayesini düşünürüm. Selen bana kendi geçmişiyle ilgili hiç bir şey anlatmadı. Ne zaman sorular sormaya kalksam, dalgasını geçer benimle; hemen daha da abartılı, bambaşka bir makyaj yapar. Daha başka bir tonda konuşur. Şarkılar söyler. O zamanlarda Sibel Can gider, daha fazla Ajda Pekkan gelir;

Bir garip yolcuyum, hayat yolunda
Yolumu kaybetmiş perişanım ben
Mecnun misali gurbet ellerde
Ümitsiz sevginin kurbanıyım ben

Mecnun misali gurbet ellerde
Ümitsiz sevginin kurbanıyım ben
Yalan dünya herşey bomboş hancı sarhoş
Yolcu sarhoş.

Tek başına uyumak için çok soğuk bu gece yine Selen’deyim. Sofra çoktan hazır. Balık, salata, turşu ve rakı; bu gece için ödeyebileceğimi önceden söylediğim üçyüz liranın karşılığında çok bonkör bir ikram diye düşünüyorum. Ama Selen zaten bu gece bir başka halde. Kıpkırmızı boyadığı tırnakları, diplerinden kesilmiş. Dalgalı saçları görmeye hiç alışık olmadığım gibi arkadan siyah bir saç lastiği ile sıkı sıkıya bağlanmış. Makyaj bile yapmamış.“Ne bu halin?” diye soramayacağım kadar başka başka bakıyor gözlerime. Mesafeli. Uzun uzun nereye olduğunu kestiremediğim yerlere dalıp gidiyor. Fazla konuşmuyor. Tek buzlu rakısını bir başka içli yudumluyor.

Selen bu gece dramını taştan çıkartıyor.

Onunlayken, hiç de alışık olmadığım sakinlikte yenen yemeğin ardından, masayı toplamasına, bulaşığa yıkamasına yardım ediyorum. Onun daha once hiç tanık olmadığım bu suskunluğundan hafiften irkiliyorum. Her hareketinde beni her daim pamuklara saran, yalnızlık yaralarıma merhem olan şevkatli orospumu aranıyorum. Ama o benimle değil sanki. Gecem bir başka yere doğru gidiyor. Hissediyorum. Bulaşık sonrası yapılan son temizlikten sonra masadan geriye kalan turşu tabağını buzdolabına koyuyor. Önce buzluktan çıkardığı buzları, sonra da rakıyı ve suyu bardaklarımıza dolduruyor. Arkamızdan mutfağın ışığını kapatıp, yatak odasına doğru hareket ediyoruz. Önde Selen, arkada mahçup bir çocuk gibi onu izleyen ben. Yatağının yanı başındaki kırmızı tül örtülü gece lambasına uzanıyorum. Eliyle bana engel oluyor. Hiç bir ses, hiç bir ışık istemediğini anlıyorum. Öylece yan yana, yatağın kenarında uzunca bir süre oturuyoruz. Bir zaman sonra Selen derin bir iç çekip, “öbür gün hastaneye yatıyorum.” diyor  yavaşca. “Çarşamba günü de ameliyat olacağım… Nihayet ameliyat izinlerimi tamamlayabildim. Heyet kararı çıktı” diye devam ediyor. Hiç beklemediğim bir anda girilen bu cümle karşısındaki şaşkınlığımı üzerimden atmaya çalışarak, rakımı yatağın yanına, yere koyup, yavaşça onun elini tutuyorum. Buz gibi. Rahatlamaya, rahatlatılmaya ihtiyacı var diye düşünüp, “Uzundur bunu beklemiyor muydun zaten. Tebrik ederim” diye lafa giriyorum. “Korkma, herşey daha iyi olacak” diye birşeyler geveliyorum. Yanındaki sehpanın çekmecesini açıp, bir resim çıkarıyor. Tarihini tam kestiremediğim eskilikte bir resim uzatıyor gözlerime bakmadan. Resimde onbeş, onaltı yaşlarında iki erkek, önlerinde bira şişeleri bir masada oturuyor. Çok yakın oldukları birbirlerinin omuzlarına attıkları kollarından çok belli. El örgüsü, burgu desenli kazaklarının içine giydikleri gömleklerin yakaları özensizce dışarı çıkmış. İkisi de sonuza kadar kankayız pozu vermiş. Parlak gözleri, gergin tenleri ve bembeyaz dişleriyle gülümsüyorlar.

Selen bir süre yine hiç konuşmadan öğlece oturdu. Paketinden çıkardığı sigarasını yakıp, derin bir nefes çekti. Sonra da rakısından bir yudum aldı ve usulca konuşmaya başladı:

Resim Diyarbakır’da çekildi. Ben Diyarbakır’lıyım. Bu sağdaki parlak suratlı, salak salak bakan şey benim. Yanımdaki keçe gibi saçları olan da Ahmet… İlk aşkım. İlk birlikte olduğum erkeğim. Bu resimi çektirdiğimiz gece birlikte olduk ilk kez biliyor musun? Ben orta mektep son sınıfta okuyordum o resmi çektirdiğimizde, o da çarşı içinde bir ayakkabı ustasının yanında çalışıyordu. Aslen mahalleden arkadaşımdı. Uzaktan da akrabalık gibi birşey var aramızda. Dıdımın dıdısı yani. İlişkimiz tam 3 sene sürdü. Onun yanındayken başka hiç kimseyi gözüm görmüyordu. Bu rüya sonsuza kadar sürsün diye sabahlara kadar dualar ediyordum. Yatır yatır gezip, mumlar yakıyordum. Ben ona çok aşık oldum…

Suskun geçen akşamın ardından Selen’in hiç ara vermeden konuşmaya başlaması, daha once imasına bile dayanamadığı gerçek hikayesini bardaktan boşanırcasına anlatmaya başlaması beni şoke etmişti. O zamana kadar neredeyse sadece Lubunca dilinde konuştuğunu duymuştum. Kendini Türkçe’de bu kadar güzel ifade edebileceğini düşünmemiştim bile. Tırnakları kökünden kesilmiş, Ajda makyajı tamamen silinmiş, saçları özensiz şekilde arkadan bağlanmış, üzerinde kirli bir pijama ve Türkçe kurulan cümleler… Selen kesinlikle anlaşılmak istiyordu. Bu gece bizim ilişkimizin derinliği için de bir milatdı. İçim öylesine şevkatle doldu ki kolumu hafifçe omuzuna attım.  Sonra usulca “Devam et” dediğimi hatırlıyorum. Hastaneye gitmeden, ameliyat olmadan once bunları anlatması, kusup rahatlaması gerekiyordu. Bu çok belliydi.

Ahmet bir kez olsun similyama dokunmadı biliyor musun? Bakmadı bile godoş… Sevişirken ellerimle örttüm. Hep gizledim. Kestirelim. Sen kadın ol. Evlenelim… Hep bunları söylüyordu. Tahammül edemiyormuş! Midesi bulanıyormuş. Zamanla ben de nefret eder oldum ondan.

Ahmet’ten mi nefret eder oldun?

Hayır similyamdan. Yani sikimden! Aşkımla aramızda tek engelin o olduğunu düşünüyordum. O benim kocamdı. Erkek olan o idi. İstemez tabii diye düşündüm. Mutluluğumuz için ondan kurtulmam gerek diye düşündüm. Ahmet’e aşıktım. Ben bir erkeğe aşık olabiliyorsam bu beden yanlıştı. Bu similya yanlıştı! Onun olmak, onun kadını olmak istiyordum. Ben onun için kadın olmak istiyordum.

Selen, hiç beklemediğim bir anda böğürerek ağlamaya başladı. Elindeki kadehi öfkeyle karşı duvara fırlattı. Küfürler ediyor, kafasını, göğsünü yumrukluyordu. Ellerini tutup ona sarılmaya çalışıyordum. Bir taraftan da “Şşşşşş! Tamam. Sakin ol” diye onu zapt etmek için elimden geleni yapıyordum. Kollarımda kalakaldı bir anda. Biraz bekledi ve sonra konuşmasına devam etti.

İstanbul’a kaçtık birlikte. Daha once İstanbul’a çalışmaya gelen arkadaşlarımızın yanında kaldık. Para kazanacak ve benim ameliyatımı yaptıracaktık. Evlenecektik. Hiç kimse anlamayacaktı bile geçmişimizi… Ben Taksim’e ilk o zaman çıktım. İlk o zaman para karşılığında fuhuş yapmaya başladım. Bir sene boyunca ben çalıştım o godoş evde oturdu. Bira içti. Beni tekmeledi. Küfürler etti… Sonra da bir gece eve geldiğimde gitmişti. Yoktu. Siktir olup kaçmıştı!

Nereye gitmiş?

Bir sene hiç haber aladım. Sonra öğrendim ki İzmir’de evlenmiş godoş. Bir daha da hiç görmedim.

Gidip bulmadın mı onu İzmir’de? Sormadın mı hesabını? İzmir dediğin yer a ha şurası! Ne çabuk vazgeçtin Selen?

O benden vazgeçti… Ne faydası var ki? Has gacı happutkasını bulunca ne yapsın saplı tavayı!

Bir süre hiç konuşmadan öylece oturduk. Ikimizde sakinleşmeye çalıştık… “Peki hala neden istiyorsun bu ameliyatı” diye sordum yavaşca.

Ben bu değilim. Erkek bedeni sadece acı ve hayal kırıklığı getirdi bana. Bu bedenden kurtulmak istiyorum artık.  Böyle yaşamak istemiyorum. Allahın bana vermediğini ben kendim satın alıcam. Kadın olmak istiyorum. Hem şu an kazandığımın daha fazlasını kazanacağım. Ameliyatlı kızların durumu ortada. Hepsi BMW ile geziyor… Bu tek başına benim hayalim oldu artık.

Yatağa uzandı Selen. Arkasını dönüp, rahim pozisyonuna geçti. Uyumak istediği çok belliydi.

Sabaha kadar hiç uyku tutmadı beni. Tüm gece onu seyrettim. Yaşadıklarını anlamaya çalıştım. Saçlarını okşadım. Sarıldım. Ne zaman uykuya daldığımı hatırlamıyorum. Sabah yine neşeli Selen’in sesiyle uyandım. Ajda makyajını en ağırından ne zaman yaptı diye geçti içimden… Gülümsedim. Selen konuşuyordu yine:

Laçocum nakka kukurik artık. But bir habbe alıkalım sonra kolikamı tazeler naşlarız…Bugün but beldeli kolim var. Balamoz kaşar laçom. Daha maydonozcuda şanel şinyon alıktırıcam gerim. Sen ocaktaki habbeye dikel! Pişar naşlatıp hemen geliyorum… Ezine de alıkmam lazım. Ay gacı olmak but zor!

Herşey Yalan! Gerçek Sensin. Tarkaaaaan.


Türkiye’nin ölçüsüz batılılaşma arsızlığının tam olarak nerede başladığını bilmek, kestirmek çok zor... Milad, II. Mahmut döneminde mayalanan batı uygarlığı ile ilgili yeni bakış açıları da olabilir, Özal’ın yeni nesil batıcı toplum mühendisliği de. Bu tartışma yanıbaşımda yapıla dursun belki de bu konuda topluma en büyük kötülüğü yine yangını odunlamaya giden, sömürgelensek de rahat etsek diyen “bir kısım medya” yapmıştır. Malumunuz veçile:) sayısız örnek manşet geliyor aklıma; “Tüm dünyaya rezil olduk!” “Amerika’yı sallayan türk! “ ”Avrupa bu başarıyı konuşuyor!” Bıdı da bıdı, bıdı da bıdı... kendi kıymetini sistemli olarak batıdan göründüğü haliyle notlamak galiba bizim ulusal güvensizliğimizin de en büyük  göstergesi. Hele kentlileşme sürecini tamamladığını düşünen orta sınıf ve onun takipcileri bu konuda tam bir fenomen. Tüm hayatı neredeyse “batı bizi sevseneee” yılıklığı ile yaşıyorlar.  Günlük hayat tartışmalarımıza bile baktığımızda bunun sayısız örneğini görürüz; Bilmiş kadın bir kilo çalı fasülyesi alacak ama pazarcı eksik tartı yapıyor diye analiz hazır, cepten çıkıveriyor; “biz türklerden adam olmaz.” ya da yolda selpak satan küçük bir çocuğun arkasından “Bizi AB’ye niye alsınlar ki”... İçim bulanıyor bu sömürgelenme meraklısı ahaliden...
Neyse, konuyu getirmek istediğim yere geleyim artık. 30 Haziran’da 3 arkadaşımla birlikte Tarkan’ın konserine gittik... İstanbul’un gayet “kentli” orta sınıfı yine oradaydı. Hep bir ağızdan yenilerden, eskilerden güzel şarkılara eşlik ettik. Oynadık. O güzel surata ve sese hayran olduk. Adam güzel. Ses güzel... şarkılar cıvıl cıvıl. Neminden nefes alınmayan, siyasi tartışmaların bunalttığı bu havada serin bir nefes, izleyen herkese iyi geldi. Bu güzel geceyi seyrederken de bir taraftan düşündüm; inatla bu adama Mega Star’ımız muamelesini niye yapıyoruz?
Adam dibine kadar Alaturka Star. Dünya pazarına açılmaya çalışmış olması, sınır dışında da kısmen ve azalan bir eğri ile tanınıyor olması adamı mega star yapmamıza yetti. Ama yook bu “batıya bir çakarız! Görürler... yeter bizi yok saydıkları!!! Biz de onlardanız işte“ ezikliğimize iyi geldi.
Ayrıca Tarkan mega olsa, mr globe olsa bize ne? Tarkan’ın, Lady Gaga karşısındaki çapraz kur hareketini seyretmekten helak  oluyoruz. Bak ben bir kez daha söyleyeyim o adam sizin hayalinizdeki “o” megalaşmış adam değil! Tarkan’ı bir külah dondurma gibi düşünürseniz; azıcık parça çikolatalı Nesrin Topkapı, biraz karadutlu Zeki Müren, bir top da kaymaklı Ahmet Özhan üzeri avokado soslu Justin Timberlake.  İnatla geleneksel türk damak tadına uygun lezzetleri görmüyoruz da bu sosa niye bu kadar takılıyoruz onu anlamıyorum.
Adama da haksızlık! Bakın irtifa kaybetti. Çünkü bu mega takalağı ile  birlikte başarı beklenti çıtasını manasız yere biz yükselttik... Zavallım o da inandı kendi megalığına ve neredeyse megasında boğulan megolaman oldu. Uzaklaştı kendini var eden yurdum insanından.
Bunlar tehlikeli sular. Kıyıdan açılmak bazen çok riskli olabilir. Hem ben Tarkan’ın son albümünü beğenenlerdenim. Özüne geri dönüş, ana yatağına yerleşme sinyalleri aldığım için de umutluyum. Tarkan’la yeniden başlayan birlikteliğimizin şerefine bir duble rakı içeceğim bu akşam.