28 Eylül 2011 Çarşamba




Şebnem Kitiş, uzun yıllardır reklam sektöründe çalışan bir reklam film yönetmeni. Ama onu, gerçek mesleğinin dışında ilginç yapan bir özelliği daha var. Şebnem, sık sık farklı projeler yapmak ve çalışmak için uzak yerlere gidiyor. Hem yeni ve ilginç projelere imza atıyor hem de zaman zaman hepimizin yaşadığı yerde içine düştüğü kapalı kalma duygusundan kurtulmak için taze bir nefes alıyor. Onu ve bir parçası olduğu son projesi Ottomobil’i sizler için dinledim.

Sık sık valizini alıp uzak memleketlere yeni projeler yapmak için gidiyorsun? “Kadın başına” üstelik de bir anne olarak. Ne oluyor sana böyle?
Ben ilkokuldan sonra hep ailemden uzakta okudum. Tek başıma olma, özgür yaşama eğitimim ve eğilimim sanırım fazla baskın... Özgürlük kapım hep açık olmazsa çok mutsuz oluyorum. Allahtan eşim de benim gibi. O da işi için uzaklara gitmeyi ve kendiyle kalmayı bilen birisi. Bu çok önemli.

Eh kızın? Onu kime bırakıyorsun?
Kızımın bir de babası var Rasim. Hem de çocuğu ile çok ilgili bir babası var. Uzaklara gitmemiz gerektiğinde kendi aramızda mutlaka ayarlıyoruz zamanlarımızı. Birimiz mutlaka onunlayız. Ayrıca kızım da, hayatın anne ve baba tarafından eşit olarak sırtlanılması gereken bir şey olduğunu çok iyi biliyor. Öğrendi bu yaşamın güzelliklerini. Hatta geçen gün geçmişte yaptığım bir projeye bakarken “seninle çok gurur duyuyorum anne” dedi bana.

Ayağının tozuyla yeni geldiğin son projeden söz eder misin? Tam 40 gün ne yapmaya gittiniz Brezilya, Uruguay ve Arjantin’e?
Projenin ismi Ottomobil. Uzak yerlerdeki insanlara kendi müziğimizi yapmak, kendi yemeğimizi pişirip, paylaşmak ve orada tanışacağımız insanların konuğu olmak için, ekip olarak bir karavanla Rio de Janeiro’dan başlayıp, Buenos Aires’e kadar tam 40 gün süreyle dolaştık. Beraberimizde götürdüğümüz mobil ekipmanlarımızla da yol boyunca yaşananları çekip, tüm macerayı görsel bir hikaye haline getirdik.

Nereden aklınıza geldi böyle bir proje yapmak?
Otto restoranlarının sahipleri, benim de arkadaşlarım. Onlar teklif etti bu projeyi bana. Sonra oturup, birlikte geliştirdik, olgunlaştırdık. Sağolsunlar HSBC Premier Bankacılık bölümü bize finansal destek sağladı ve böylece başladık projeye işte. Çıkış noktamız, uzak, çok uzak yerlerdeki insanları, yaşamları bizimkiyle buluşturmaktı. Dört duvar arasında oraları hayal etmek yerine, sınırları kaldırıp, bizzat farklı bir kültürle, yerinde ilişki kurmak isteğimizdi.Tabii tüm bu yaşananları da sosyal medyanın imkanlarını kullanarak, burada dostlarımızla paylaştık. İnternet sitemizden ve diğer kanallardan neredeyse canlı yayın gibi birşey yaptık. İletişim teknolojisinin dünyayı ne kadar küçülttüğünü görmek çok eğlenceliydi.

Neler yaşandı yol boyunca?
İnanılmaz ilgi topladı projemiz. Farklı kültürdeki müziklerin ve yemeklerin insanları bir araya getirmedeki çekimgücü çok etkileyici gerçekten. Mavi Güneş ve Cereyanlı grupları da yolculuğumuzun ilk bölümünde bizlerle birlikte projeye destek verdi. Hayatında ilk kez saz dinleyen Latin Amerika ahalisinin ilgisini görmen lazımdı. Daha sonra buradan götürüp, karavanımıza yüklediğimiz kendi ekipmanlarımızla yine Otto mekanlarında çalınan müzikleri dinlettik. İlgi yine çok yüksek oldu...Müzik ve dans orada yaşayan insanların genlerine öyle bir işlemiş ki 80 yaşında pek çok çiftin Uruguay sokaklarında tango yapması ve dans yoluyla farklı insanlarla sosyalleşmesi beni çok etkiledi. Latin Amerika’da 7’den 70’e herkes müzikle yaşıyor, kendilerini müzikle ve dansla ifade ediyor dersek yeridir. Pekçok insana bunun nedenini sorduğumda; “müzik ve dans bizleri bir arada tutan şey” cevabını aldım.

Bizde de biraz böyle değil midir? 9/8’lik bir müzikte içimiz kaynamaz mı?
Doğru ama biz daha utangaç bir toplumuz bu anlamda. Sen Beyoğlu Tünel meydanında 9/8’lik bir müzikle dans eden yüzlerce insan gördün mü hiç? Orada durum tam da bu; her yaştan yüzlerce insan bir araya gelip, sokaklarda tango yapıyorlar. Tanımadıkları insanları dansa kaldırabiliyorlar. Bu sayede yeni ilişkiler yaşanıyor. Yaşlı ya da genç herkes bu sosyal ortamda müziğin ritmine kendini bırakıp, dans ediyor. Kimse de “aman bu yaşta da sokak ortasında tango yapılır mı?” diye düşünmüyor. Tam tersi! Bir gün 70 yaşlarında bir hanım yanıma yaklaştı ve gayet şık, jilet gibi giyinmiş bir beyefendiyi bana parmağı ile gösterip “bu adam benimle dans etmek istiyor. Çok yakışıklı değil mi?” Diye kıkırdayarak adamla flört etmesini hiç unutmayacağım. Kimse “ben 70 yaşımdayım, dans benim neyime...” diye düşünmüyor. Bundan çok etkilendim gerçekten. Dans etmek, insanların yaşam enerjisini besleyen en önemli şey o coğrafyada.

Bir taraftan da çok politik çalkantılar yaşamış, ağır acılardan geçmiş bir toplum. Sorunlu bir demokrasi geçmişleri var.
Evet. Buenos Aires’te binlerce kadının toplanıp, kayıp ya da faili mechul çocuklarının, yakınlarının bulunması için yaptığı direniş tüm dünyaya örnek olmuş gerçekten. Beyaz başörtülü ‘’Plaza de Mayo (Mayıs Meydanı) Anneleri” diye anılan bu grup on yıllarca aynı meydanda toplanıp eylem yapmışlar. Bu arada askeri darbe sırasında insanların tango yaptığı salonlar olan milongalar kapatılmış. Halka açık yerlerde dans edilmesi yasaklanmış. Ama insanlar asla vazgeçmemiş bu ritüelden.

Çünkü halkın bir araya geldiği yerler olarak milongalar, aynı zamanda direniş hareketinin de mayalandığı yerler olmuş değil mi?
Aynen. Halka rağmen hiç birşey yapabilmek mümkün değil. Asla vazgeçmemişler müziklerinden ve danslarından. Çok protest bir yanları var. Başkaldıran, meydan okuyan insanlar Latin Amerika’lılar. Ama bunu bu kadar estetik yapabilmek ya da estetik bir esere dönüştürebilmek ayrı bir kültürel durum. Kabiliyet. Mesela benim için Latin Amerika ile ilgili en baskın imge; duvarlardaki inanılmaz detay ve güzellikteki grafitiler. Heryer grafiti dolu. Şehirlerin neredeyse boyanmadık yeri kalmamış. O kadar normal karşılanıyor ki bu durum. Duyguları ifade etme biçimi olarak neredeyse kültürün en temel parçası olarak yerini çoktan almış. Bu da askeri baskı dönemlerinde bir karşı koyma, kendini anlatma eylemi olarak başlamış. Şimdi şehirlerin en görülesi rengi haline gelmiş. Bizi düşünsene binbir emek boyattığımız kapılarımızın, evlerimizin sokak duvarlarının bir sabah kalktığımızda rengarenk boyanmış olduğunu gördüğümüzü! Kafayı yemez miyiz? Onlar için normal birşey...

Bizde belediye ya da bina sakinleri elinde boya kovası ve fırçası olan gençlerin arkasından koşturduğu için grafitici gençlerin kabiliyetleri de pek gelişemedi. İtiraf edeyim ben de istemezdim kapım, bacam boyansın öyle!
Buenos Aires’te Grammy ödüllü çok ünlü bir müzik yapımcısının evine ekip olarak yemeğe davet edildik. İnanılmaz şık bir mekan. İnanılmaz pahallı ve zevkli döşenmiş... Ama evin sokak kapısı farklı zamanlarda yapılmış grafittilerle dolu. O kapıyı çalıp, içeri giriyorsun. Kimse de “ay pardon hergele çocuklar boyamışlar...” diye özür dilemiyor. Hayatın bir parçası işte. 2001 ekonomik krizini hatırla. Kriz hemen hemen aynı zamanda hem Arjantin’i hem de Türkiye’yi vurmuştu. Hatırlıyorum, bizde uysal bir şekilde, için için yaşanan kriz maduriyeti, Arjantin’de büyük halk haretine dönüşmüştü. Daha dışa vurumcu, daha sinirli refleksleri olan bir kültür. Tango’dan, grafiti’ye kadar herşeyde bunu görüyorsun.

E yemek de yaptınız di mi?
Evet özel davetlerde Türk yemeklerini yapıp, yedirdik misafirlere. Çok sükse yaptı gerçekten. Hünkar beğendi’den tut da yaprak sarmaya kadar herşey yapılıp, davetlilere ikram edildi... Eh bizim yemeklerimiz olağanüstü tabii. Çok beğenildi ve afiyetle yenildi. Paçanga böreği ve hünkar beğendi benim kanaatime göre en çok beğenilen yemekler oldu. Onlar daha etçi bir toplum. Özellikle Arjantin. Meşhur Arjantin etleri işte... Lokum gibi yumuşacık ve çok hafif. Ama bizim yemeklerimiz onlarınkini her durumda döver. Taze fasülyeye kadar herşeyi hazırladık biz de.

Latin Amerika’da sokaklarda suç oranı çok yüksek diye bilinir. Başınıza birşey gelmedi di mi?
Valla o kadar çok şey duyduk ki bizde bu konuyla ilgili. Hem burada oraları bilen hem de orada bizlere yardımcı olan insanlardan inanılmaz korkunç hikayeler dinledik. Düşünsene biz çekim ekibi olarak pahalı ekipmanlarla çalışıyoruz ve sürekli boynumuzda ve ellerimizde bilmem kaç bin dolarlık aletlerle geziyoruz... 40 gün boyunca heryere hatta girilmesi imkansız denilen Favela’lara bile girdik ve başımıza hiç ama hiç birşey gelmedi. Ben İstanbul’da ofisimin olduğu Tünel’de cep telefonumu çaldırdım mesela... Tabii biz yapım ekipleri bu durumlara çok alışık insanlarız. Her türlü mekana girip çekim yapma pratiğimiz çok yüksek o nedenle pek korku bilmeyiz ama yine de duyduklarımız çok tedirgin ediciydi. Bir ara dedim ki “ aman gelip, bir kamerayı çalsalar da şu stresli, ne olacak beklentisinden kurtulsam.” Anlatılan hikayelerden öyle bir ruh haline bürünmüşüm ki “ne olacaksa olsun artık” diye bağırındım durdum bir ara. Bu arada asıl tuhaf olanı senin sorduğun soruyu orada da bizim için de çok sordular. “Biz İstanbul’u çok merak ediyoruz ama suç oranı çok yüsekmiş! Başımıza birşey gelir mi?” şeklinde sorularla çok karşılaştık.

Merak ediyorlar yani buraları?
Hem de nasıl! Türkiye deyince akıllarına 3 marka geliyor; İstanbul, Galatasaray ve Fenerbahçe. Özellikle İstanbul inanılmaz popüler bir destinasyon halinde. Galatasaray ve Fenerbahçe’de öyle gerçekten. Eh tabii futbol hayatın heryerinde var orada. Tüm gettolardan tutun da merkezdeki sokak aralarına kadar heryerde çoluk, çocuk futbol oynuyor. Malum efsane Latin Amerika futbolu nasıl doğmuş bunu çok net görüyorsun oralarda.

Latin Amerika’da en çok neresi hoşuna gitti Şebnem?
Gittiğimiz 3 ülkeye göre sıralayacak olursam, Rio’dan Sao Paulo’ya gidişteki kıyı şeridi üzerinde Paraty, Uruguay’da Montevideo ve tabii Buenos Aires.





Bu hafta seninle sohbet edeceğimi söylediğim bir gazeteci arkadaşım bana “Murat Daltaban, senin sayfanın formatına uymaz. Sen tanımadığımız insanların ilginç hikayelerini sayfana taşıyorsun. Sonuçta Murat’la yapacağın her sohbet ya daha önceden konuşulmuş olur ya da kültür sanat söyleşine döner...” dedi. Ben gazeteci olmadığımdan olsa gerek, çok anlamadım bunu. Ne dersin? Artık seninle bilinmeyen, hiç ayakizi değmemiş “Gerçek Hayat” sohbeti yapılamaz mı?
Belli bir çevre tarafından tanınmış olmanın en büyük zorluğu bu Rasim. Gazeteciler genellikle sohbet etmeye geldiklerinde, daha önceden oluşturdukları kalıp fikirleri teyid etme eğilimi ile sohbet ediyorlar bizimle. O zaman da yeni, “hiç tanınmamış” bir sohbet ortaya çıkamıyor. Beklenti; malumun ilamı.

Bu, “Çoraplar her zaman alt çekmeceye konur” ezberi gibi birşey mi? Tanınmış insanları da kafalarımızda daha önceden üzerlerini etiketlediğimiz çekmecelere mi yerleştirmek istiyoruz? Aksi taktirde huzur bulamıyor muyuz?
Öyle tabii. Bu önkabullerin başka bir anlamı var mı? “Ezber bozulunca huzur bulamama” durumu doğru bir tesbit.

Senin hikayen de biraz böyle ezber bozarak başlar Murat. 80’lerde pek çok ailenin çocuğu için hayal ettiği, ODTÜ’de mühendislik okumaya başladın ama 3. sınıfın sonuna geldiğinde okulu bırakıp, tiyatroya geçtin. Değil mi?
Ben Odtü’de Maden Mühendisliği okumaya başladığımda bir türlü istediğim sosyal ilişki ağını kuramadım. Matematik ve fizik benim en sevdiğim ve başarılı olduğum alanlar olmasına rağmen yeşeremedim o kendi içine kapalı çevrede. Bu, hem maden mühendisliği binasının kampüsün en kıyısında konumlanmış olması hem de kafasında “hayatta yırtma” stratejisinden başka birşey olmayan geleneksel aile çocuklarının tercih ettiği bir okul olmasından kaynaklandı sanırım. Zaman geçtikce oraya, o iklime ait olmadığımı yavaş yavaş idrak etmeye başlamıştım.

Üniversitende başka faaliyetlerle mutlu olmayı denemedin mi?
Müzik klübüne üye oldum, sevmedim. Tiyatro klübüne girdim, attılar beni klüpten... Bir türlü istediğim, mutlu olacağım ortamı yakalayamadım anlayacağın. Sonra da yavaş yavaş vücudum isyan etmeye başladı. Resmen bünyem kaldırmıyordu artık o okulu. Sabahları kalkamıyordum, sınavlara çalışmak istemiyordum... Çok mutsuzdum. Ben başka birşey istiyordum. “Böyle devam edersem seveceğim bir hayatım olmayacak” diye karar verdim ve okulu bıraktım.

Ne istiyordun peki?
Beni iki şey çok heyecanlandırıyordu. Müzik yapmak ve sinema seyretmek. Hatta bana ücretsiz filmler getirsin diye kardeşimi bir video kiralama dükkanına işe sokmuştum. Kendim de Ankara’da bir müzik markette çalışmaya başlamıştım. Hayatım, günde 6-7 film seyretmek ve müzik dinlemekten ibaret olmuştu uzunca bir dönem. Sonra Ankara Üniversitesi Dil Tarih ve Coğrafya Fakültesinde tiyatro okuyan birisi ile tanıştım. Ona söyledim ilk “Ben tiyatro yönetmeni olmak istiyorum galiba” diye. Tiyatro ile uğraşanlar o dönem bu sonradan, geç gelen tiyatro aşkını pek kabul etmezlerdi. “Bu hep içinde var olmalıdır.” diye cevap verirlerdi benim gibi geçkinlere.

Tabi onlar başka bir gezegenin doğuştan kutsanmış insanlarıdır.
Tabi tabi! “Tiyatrocu doğulur, sonradan olunmaz!” kanaati geleneksel anlayış içinde çok yaygındır. Neyse, ben bu geleneksel anlayışta olmayan tiyatro adamlarının da desteğiyle sınavlara girdim ve kazandım. Verdiğim en iyi karar da bu oldu sanırım. Hayatta geçirdiğim en güzel yıllarım DTCF’de ki öğrencilik yıllarımdı.

Ailen, yakın çevren ne dedi mühendisliği bırakıp, tiyatrocu olma durumuna?     
Ailem uzun süre benimle konuşmadı tabii. Çok pişman olacağım bir işe kalkıştığımı söylediler sürekli. Babam Ankara’da hakimlik yapıyordu. Annem de ev hanımı idi. Bizim hayatımız geleneksel sınırlar içinde tanzim edilmiş bir hayattı aslında. O sınırların dışına çıkıldığında çok sert reaksiyonlarla karşılaşırsın. Ama içsel sıkıntılar çektiğin, yeni uyanışlar farketmeye başladığın ve tabii kafanın karıştığı dönemlerde bir ses gelir ve insanın kulağına birşeyler fısıldamaya çalışır. O seslere kulağını kapatırsan çok şey kaybedebiliyorsun. Ben o sesi takip etmeyi seviyorum. En azından bana hep güzel şeyler söyledi. Buna alter-ego de! Önsezi de! Ne dersen de işte! Kimlik evrimime çok katkıda bulundu bu hayatın kulağıma fısıldadıkları. Bigiden çok sağduyumla hareket etmek bana hep olumlu şeyler kattı.

Okul bitti ve sen bir büyük karar daha verdin. Ankara’yı da terkedip, İstanbul’a geldin.
Ankara benim için bitmişti. Aslında hayatım gayet iyi, rahatım yerinde idi. Epey de tanınmaya başlamış bir tiyatro oyuncusuydum. Ama işte yine o sesi dinledim ve çantamı toplayıp, İstanbul’a geldim. Ben zorlukların, çatışmaların arasında daha yeni şeyler üretebiliyorum. Hani detektiflik filmlerinde iz sürmeye, maktülün çöplerini karıştırmakla başlarlar ya. Ben de onun gibi geri dönüp, kendi çöpümü – geçmişimi- karıştırmayı severim. Gelecekte yapmak istediklerin o geçmişin çöpünü karıştırma seanslarında önüne çıkıverir. İstanbul’a geldim ve İstanbul Şehir Tiyatrosu’na girdim. Uzun yıllar da kurumda tiyatro yaptım.
Sonra İstanbul Şehir Tiyatrosunu da bıraktın. 657’den emekli olmayı reddettin. Biriktirdiğin çöpünü karıştırırken yine ne bulmuştun?
Sokaktaki insan olarak çok hızlı bir şekilde değişiyoruz. Beklentilerimiz farklılaşıyor. Yaşama bilgilerimiz hızla yenileniyor. Herşey başka bir hal alıyor. Teknolojinin geldiği yer eskiden yaptığın şekliyle hiçbir şeyi yapamayacağını çok net gösteriyor insana. Bu kadar çok yeni bilginin, son sürat dolaştığı hayatta geleneksel tiyatro da değişmek zorunda. Kurumlar ise zamanla kendi aristokrasini yarattığı için yeniye varmak konusunda hantal kalıyorlar. O nedenle eski, geleneksel haliyle tiyatro yapmak istemediğime karar verdim ve ayrıldım.

Murat, bu konuya bir küçük virgül koyalım çünkü birşeyi çok merak ettim; hayatına baktığımızda, sana koyulan sınırları kaldırmadaki ısrarın çok öne çıkıyor. Bunun gerisinde Ankara’da hakimlik yapan babanın ve içine doğduğun doğal çevrenin kuralcı hayat dayatmaları ile kavgan mı var acaba?
Çok doğru. “Hakim çocuğu böyle davranmaz, hakim çocuğu bu insanlarla arkadaşlık etmez...” çok fazla böyle kurallara maruz kaldım ben. Hayatıma da bu kuralları yıkıp, kendi doğrumu bulmak konusundaki ısrarımla devam ettim.

Peki yol boyunca başka “baba” figürlerin olmadı mı? Babanın boşalttığı yer senin içinde doldu mu?
Danıştığım. Bana herzaman doğru şeyler söyleyen, yürümeyi istediğim yolda beni güçlendiren abilerim oldu. Abilerle kolkola yürüyebilirsin. 

Peki oğlun Arda ile ilişkinde kurallar ne kadar var?
Ben gerçekten kural koymayı sevmiyorum Arda’ya. Hayatını sağlıklı idare edecek kadar sınır koymaya dikkat ediyorum. Hiçbir şey için zorlamıyorum. Önünde durup, benim müsade ettiğim kadar ilerlemesi değil de arkasında durup gittiği yeri seyretmek daha sağlıklı diye düşünüyorum.

Tiyatrodaki bu geleneksel yaklaşımla yollarını ayırıp, kendi yoluna gittin ve Tiyatro DOT kuruldu. Senin sahnelemeyi seçtiğin oyunlar gerçekten çok sert. Hemen hepsinde bir taciz hikayesi var. Hiç bir seçim tesadüf değildir diye düşünenlerdenim. Ne dersin?
Haklısın. Kendi hayatımda fiziksel olarak taciz edilmesem de manevi olarak çok fazla tacize maruz kaldığımı hissettim. Bu benim kuşağımın da dramı diye düşünüyorum. Bizim kuşakta hemen her genç işletme okumaya takmıştı kafayı. Ya lisans ya da yüksek lisansta çoğu gencin tercihi işletme okumaktı. Bu tesadüf ya da öylesine oluşmuş bir moda değildi tabii. Erkek egemen ekonomik sistem, ara eleman ihtiyacındaydı ve gençleri mühendislik okuyup, üzerine de işletme yüksek lisansı yapmaya zorlamıştı. Ben buna boyun eğmeyi reddettim. Çünkü bunun adı benim için tacizdir. Hayatımı bana rağmen şekillendirmeye teşne sistemi reddediyorum. Bunun kaynağının da erkek egemen kaba sistem olduğunu düşünüyorum. Örneğin, son oyunumuz Festen/Kutlama, bir babanın, oğluna yaptığı cinsel tacizden çok üst ahlak kurumlarının bu tacizi normal sayması, görmezden gelmesi ve hayatın aynı sıradanlıkla devam etmesini istemesi üzerine kuruludur. Yani taciz neredeyse kurumsal hale gelmiştir. Cinsel taciz, hayatımızın heryerinde bize dayatılan tacizin somut halidir sadece. Taciz var olan sistemin dayatmasıdır. Bunu yaratan zihin iklimi de erkek egemen sistemdir. Benim bununla kavgam var. Örneğin, hayatta öne çıkmaya çalışan kadınlara bakıyorum, onların da erkekleşmeden başarılı olması neredeyse imkansız hale getirildi. Kendi varoluş özellikleriyle başarılı olmalarının önü tıkandı. “Erkek gibi kadın!” lafı bile kadınlara yapılan ahlaksız bir taciz değil mi? Taciz kurumsallaşmadı mı? Eşcinsellerin uğradığı hak ihlallerinin gerisinde bu erkek egemen, kaba zihin yapısı yok mu? Hayır kardeşim ben eşcinselim ve sana benzemek zorunda değilim! Senin koyduğun kurallara göre, seni rahatsız etmemek üzerinden bir hayatı bana dayatamazsın.

Cinsel tacize uğramadan da tacizin zihin dünyasıyla kavga edebiliriz.
Gayet tabii. Taciz, tacizdir çünkü. Otoritenin sana rağmen dayattığı herşey tacizdir. Zamanla kendi geleneğini, ahlak yapısını oluşturdu, kültürünü egemen kıldı diye makul birşey haline gelemez. Benim kuşağımın – sen de bizim kuşaktansın- bu tacize çok fazla maruz kaldığını düşünüyorum Rasim. Çocukluğumuz, gençliğimiz tacizle geçti ve hatta orta yaşlarımız halen bu erkek egemen sistem tarafından sürekli tacizle edilmekle geçiyor. Benim sanatımda bunun kavgası var.

Kendi tiyatron için gelecekten beklentilerin ne?
Özgün, kabiliyetli ve zamanın ruhunu yakalayan oyun yazarlarının, tiyatro yönetmenlerinin ve oyuncuların varlığı tiyatronun geleceğini belirleyecek. Tiyatro geleneği 4 bin yıllık bir hafızaya sahip. Bu hafızanın çok kıymetli olduğunu düşünüyorum. Üzerine yeni şeyler ekleyerek ben de buna katkıda bulunmak istiyorum. Kendi oyun yazarı, yönetmen ve oyuncu alt yapımızı oluşturmak için yeni girişimlerimiz var. Dünyaya çok açık, zamanın ruhunu yakalayacak ve geleceğe güzel eserler verecek bir tiyatro yaratmak istiyorum. Çok çalışıyoruz. 

24 Eylül 2011 Cumartesi

Her ilişkimi tecavüze uğruyormuş gibi yaşıyorum.






Erhan, ilk olarak kaç yaşında tecavüze uğradın diye sorarsam çok mu sert bir başlangıç olur?
Onbir yaşımda. Çok yakın bir aile dostumuzdu. Benden 20-25 yaş büyük, evli ve 3 çocuğu olan, ailecek görüştüğümüz, evimize sorgusuz giren, çıkan, hep birlikte tatillere gittiğimiz ve “abi” dediğim birisi.

Nasıl başladı tecavüz etmeye?
Önemli mi? Başladı işte

Senin özelinde toplumsal bir vakayı konuşuyoruz. “Oldu işte” diye bunu konuşmayalım mı?
Birgün bizim evde kimse yokken geldi ve cinsellikten bahsetmeye başladı. Önce bir abinin, ergen kardeşine “hayatı” öğretmesi gibi girdi söze. Önemli ve yerine getirilmesi gereken bir görevi yapan bir abi gibi. Zamanı gelmiş bir eğitimi verir gibi. Uzun uzun anlattı. Sonra dokunmaya başladı işte... zamanla yüzü ve sesi değişmişti.

Neler hissettiğini hatırlıyor musun?
Utancımdan yüzümün ateş gibi yandığını ve kıpkırmızı olduğumu hissettim. Daha önce hiç duymadığım ama yeni yeni çok merak etmeye başladığım bir sürü detay anlatıyordu işte: Çocuk nasıl yapılır? Cinsel ilişkilerde kadınlar nasıl uyarılır? erkekler nasıl boşalır? Erkekler arasındaki yaşanan sexin detayları falan... Daha önce hiç tanımadığım, her yerimi uyuşturan bir uyarılma hissi ve çok çaresiz kalmanın yaşattığı o büyük korku. Daha çok da panik. Bu duygular birbirini daha da büyütüyordu sanki. Dünyanın sonuna gelmişim gibi. O andan sonrası yok gibi. Çok büyük bir günah kapısından girmek gibi.

Hala çok canlı hatırlıyorsun o gün yaşadığın hislerini. Kaç yıl geçti üzerinden?
20 yıldan fazla oldu işte... O hisler benim hayatında hep peşimden geldi sonra. Unutulmaları imkansız. Hala yaşadığım en sıradan günlük olayda bile o gün taciz altında hissettiklerimi yaşıyorum. Hep korkarım. O gün yapamadığım gibi karşı koymaya çalışırım. Ama pek beceremem. Kendime öfkelenirim sonra... Ben öğrenemedim kendimi korumayı. Çaresizlik içinde içime kapanırım. Dış hayatla ilişkim kendi kurguladığım kocaman bir yalan gibi.

Yani her an taciz edildiğini mi hissediyorsun? Hayatın her an tacizlerle doluymuş gibi.
Evet. O olaydan sonra aynı kişiyle 6-7 yıl kadar daha sürdü bu durum.

Sistemli olarak 18 yaşına kadar tecavüze uğradın?
Evet. Ağır bir baskı altında, nefes bile aldırmıyordu bana. Tehditler ediyordu sürekli. Hayatımı tam bir cehenneme çevirmişti. Eğer dediği şeyleri yapmazsam, beni rezil edeceğini, ailemin ve benim kimsenin yüzüne bakamayacağımı söyleyip, durdu sürekli. Hafta da bir kez mutlaka bir fırsat yaratıyor ve benimle birlikte oluyordu. Elini kolunu bağlarlar da hareket edemezsin ya onun gibi. Yaşadığımız yer çok küçük, az nüfuslu bir kasabaydı. Herkes herkesi tanır... Sürekli, en ufak bir olayda “çevre ne der? Aman kimse duymasın!” diye yaşadığımız bir hayatımız vardı. Bu durumun duyulması ailemi benim yüzümden yaşadığımız yerden, memleketimizinden ayrılmak zorunda bırakırdı kesin. Babam kalp krizi geçirebilir, annem benim yüzümden intihar edebilirdi... Öyle düşünüyordum.

Senin yüzünden mi?
Zaten hep onları üzen, çok yaramaz bir çocuktum... Öyle söylerlerdi bana. Bu durum da bir anlamda benim yaramazlığımın bir sonucu diye düşünüyordum. 11 yaşımdaydım. Çok korkuyordum. 

Suçlu olan sendin yani? 11 yaşında bir ÇOCUĞA tecavüz ediliyor. Üstelik buna yıllarca sistemli olarak devam ediliyor ama o ÇOCUK, bunun hak edilmiş bir ceza olduğuna inanıyor. Bu nasıl bir duygu?
Çok basit. Sürekli olarak “Sen yaramaz bir çocuksun, bir gün beni yaramazlığınla öldüreceksin!” diyen annene nasıl inanıyorsan bunun da senin yaramazlığın olduğuna öyle inanıyorsun. İlkokul 5. sınıfta idim. Tepemde beni tehditler eden bir adam tarafından tecavüze uğruyordum. Sağlıklı bakış açıları geliştirmenin imkanı var mı? Bana inanmıyorsun! Ama öyle... Anlatmayayım mı?

Sana inanıyorum. Yaşadıklarını daha iyi anlamaya çalışıyorum sadece.
Peki o zaman sana bir şey daha söyleyeyim; tek arzum onun bir şekilde ölmesiydi. Yok olmasıydı. Hep bunun için dua ettim. Tek kurtuluşumun onun ölmesi olduğunu düşünüyordum.

Nasıl ölmesini istiyordun?
Bana ve aileme zarar vermeyecek bir şekilde ama acı çekerek. Mesela, yemeğine, ona kalp krizi geçirtecek birşeyler koyabilmeyi isterdim.

“Onun bir şekilde ölmesi” demiştin ama bu onu öldürmeyi istemek. Aynen seni tecavüzleriyle bir şekilde öldürdüğüne inandığın gibi sen de onu öldürmek istedin. Öç almak istiyordun.
Yıllarca sadece bu duyguyla yaşadım. Odama çekilir saatlerce bunu hayal ederdim. Çaresizlik içinde. Benim dışımda hiçkimsenin başına gelmediğini düşündüğüm bu durumdan nasıl kurtulacağımın hayallerini kurardım.

Ailen bu odaya çekilme ve saatlerce çıkmama durumunu fark etmedi mi? “Oğlum ne oluyor böyle tek başına...” diye sormadılar mı?
Ergenlik tripleri gibi geliyordu bu hallerim. Aşırı saldırgandım. Kafamı duvarlara vuruyordum sinirlenince. Kendimi tokatlıyordum ailemle tartışırken.

Kendini “yaramaz” olduğun için cezalandırıyordun yani...
Aynen. Neredeyse hiç arkadaşım yoktu. Onlar gibi değildim işte! Diğer çocuklar ya anlarsa bendeki bozukluğu diye düşünüyordum... Hep tek başıma, odamda yüksek sesle konuşarak kendimle arkadaşlık ediyordum. Sadece hayal kurmaktan zevk alıyordum. Derslerim feci kötü gidiyordu. Ailem, özel derslere verilecek paraları olmamasına rağmen sırf bana destek olsun diye özel ders alacağım hoca tutmuştu. Olmadı işte. Aklımda sadece içine düştüğüm bu çaresiz durumdan kaçıp, kurtulmak vardı. Çok tuhaf gelebilir sana ama taciz edilmek artık bir hazza dönüşmüştü biliyor musun? Hala da öyle tahrik olurum. Beni taciz etmeleri beni çok tahrik eder.

Taciz edilmeden cinsellik yaşamayı öğrenmemişsin ki. Bu senin suçun değil... Erhan, konuşmalarında çok yüksek farkındalık var. Beni çok şaşırtıyorsun.
5 sene kadar düzenli olarak psikiyatriste devam ettim. Tedavinin gerçekten çok ama çok yardımı oldu bana. Kendimle ve yaşadığım hayatla yüzleştim. Ayağıma takılan tekrarlarımdan ve tahammül edemediğim duygularımdan büyük ölçüde kurtuldum ya da niye tekrar ediyor olduğumun farkına varıp, sakinleşmeye başladım. Çok da okudum tabi. Ailemin ve hocalarımın bana veremediğini ben kendim edinmeye çalıştım yani. Hala daha öğrenmeye çalışıyorum.

Nasıl kurtuldun peki sana tecavüz eden adamdan?
Üniversiteyi okumak için İstanbul’a kapağı attım. O gerçek mesafe kurtuluş oldu benim için.

Kurtuluş mu? Kaçış mı?
Kaçış olsa ne fark eder? Uzaklaştım işte! Kurtulmam için kaçmam şarttı. Üniversite eğitimi bu anlamda benim için fırsat oldu. Zaman aldı tabi tekrar hayatla iletişime geçmem. Arkadaşlarım oldu. Sinemalara, konserlere gittim. Okuldaki söyleşi ve seminerlere katıldım... Bunlar bana rahat, nefes aldırmaya başlamıştı. Tek sorunum içimden bir türlü atamadığım keder duygusuydu. Çok sık derin derin kederlere dalıyordum. Odama çekiliyor, sakinleşmeye çalışıyordum.

Küçükken tacize uğradığında yaptığın gibi mi?    
Evet. Küçükken yaptığım gibi. Bu durum öyle sık tekrarlamaya başladı ki artık dayanamıyordum. En çok da cinsel olarak kendimi çaresiz hissediyordum. Sağlıklı bir cinsel hayatım yoktu. Geceleri, büyük bir korku içinde gaylerin gittiği, hamam ve sinemalara gitmeye başladım. Orada her türlü riske açık bir şekilde sex yapmaya başladım. Korku ve haz birbirine karışır. Sonrasında da büyük bir suçluluk duygusu... Tam da tecavüzle başlayan cinsel eğitimim gibi. Sen söylemeden ben söyleyeyim bunu. Çok bilmiş adam!

Kızıyor musun bana?       
Biraz. Ama beni anlaman hoşuma gidiyor daha çok.

Cinsel hayatın hala böyle mi devam ediyor?
Bundan 7 yıl önce birine çok aşık oldum... Onunla birlikte geçen 5 yılımda hayatımda pek çok şeyi düzelttim diyebilirim. Hatta beni doktora gitmeye de o ikna etmişti. Çok zor bir süreç gerçekten psikiyatriste gitmek. Gitmek değil de orada, o odada 5 yıl boyunca her hafta 50 dakika oturmak çok zor. Pandora’nın kutusu açılıyor sanki. İçindeki pislikler her yere saçılıyor. Sonra onları teker teker binbir emek üst üste koyarak yeniden bir sen yaratmaya çalışıyorsun. Çok zor. Her duygun çok canlı oluyor. Ama iyi ki yapmışım. Tedavim olmasa şimdi nerede olurdum? Nasıl bir hayat yaşardım? Bilemiyorum. Herşey yoluna girmeye başladı sanki. İşimde de verimim inanılmaz arttı. Daha sakinim çünkü. Nedensiz kederlerim azaldı. Öfkelerim geri geldiğinde de “Ben bunların nedenini biliyorum ama geçmiş geçmişte kaldı artık.” diyebiliyorum.

Aşık olduğun kişi ile ayrıldınız mı?
Evet. Ama hala çok yakın bir arkadaşım. O terapi gördüğüm dönemde hayatı çok zindan etmiştim ona... “Dayanamıyorum artık” diye bıraktı beni. Dediğim gibi ben her ilişkiyi tecavüz gibi algılıyordum. Bu karşındakiler için kolay baş edilebilir bir durum değil. Hiç durmayan bir öfke ya da depresif bir ruh hali...

Peki O adam ne oldu?
2 yıl önce öldüğünü duydum. Kanser.

Ne hissettin?                                                  
(Uzun bir sessizlik) Üzüldüm. Tuhaf geldiğini biliyorum sana ama evet çok üzüldüm. O kadar yanlız bir hayatım varmış ki, tecavüzcüm zamanla benim arkadaşım olmuş meğerse. Beni mahveden adamın yıllarca hayalini kurduğum ölüm haberini alınca üzüldüm. Benim hayatımın kocaman bir parçası da onunla ölmüş gibi. Çok acaip değil mi? Neden bakıyosun öyle? Korktun mu?

Bunu kafamda nereye koyacağımı bilemedim. Haklısın biraz şok oldum.
Yaz bunu. İnsan kendi katiline aşık olabilir. Hele o katil hayatına 11 yaşında girmiş ise. Ya böyle söyleşilerde son sözler istenir ya. Ben de birşeyler söylemek istiyorum; Aileler çocuklarının hayatını iyi seyretsin. Gereksiz suçluluk duyguları ile büyütmesinler. Açık ilişki kurmak, geleneklerin öğrettiğinin aksine çok önemli. Çünkü tüm bu tecavüzlerin ortaya çıkmamasının altında yatan şey kapalı ilişki geleneği.

Gazete ve televizyonlarda ortaya çıkan tecavüz haberlerini okurken ya da izlerken ne hissediyorsun?
Hiç tecavüze uğramamış insanlar acaba bu haberi izlerken neler hissediyorlar? diye düşünüyorum. Onlar gibi hissetmeye çalışıyorum. Dehşete kapılmış, korku ve öfke içindeymişim gibi. Ama benim için bu olayları izlemek genellikle kocaman bir hiçlik... Sadece kendim için rol yapmaya çalıyorum. Bunun kötü, çok kötü birşey olduğunu tekrar hatırlamaya çalışıyorum. Bazen hatırlamayı başarıyorum da! İşte o zaman yüreğim sıkışıyor.

10 Mayıs 2011 Salı

Uyusam da büyüsem

Spor yapmak herzaman zor gelmiştir. Eskiden  –çok gençliğimde- hayatımın en önemli yerinde spor vardı ama yıllar geçtikçe uzaklaştım, mesafe koydum sporla arama. Ve hiç bir zaman da tam olarak kapanmadı bu uzaklık. Her seferinde ne mücadele ne mücadele! Bir yanım hadi spor yap diye dürtüklüyor beni diğer yanım aman koyver gitsiiiiin diye daha büyük bir sesle bağırıyor.  Yorucu bir kavga.
Eh her daim seçilmeyi, beğenilmeyi bekleyen – bekleye bekleye solan - insan da olunca dış mihrakların pazarlama tuzaklarına daha kolay  yakalanıyosun. “sürüden ayrılırsan ölürsün!”. “madem iddialısın istemeden tüketmelisin”. Bu hale geldi artık dışarıda kalmanın cezası. Hele hele yaş da geçtikçe iki kat daha artıyor, daha bir tahammül edilmez hale geliyor insanın üzerindeki bu baskı. Eskiden yaş almak rahatlık sanırdım. Değilmiş!




İrrasyonel davranış sahibi bir varlık olarak insanoğluna ithamımdır; Ben, “spor sağlıktır onun için düzenli spor yapıyorum”, “ kendime öz saygımdan dolayı düzenli egzersiz yaparım...” diyenlere pek inanmam. Spor sağlıktır ama sen /ben/biz onun için yapmıyoruz.

Bugünlerde aynı mücadele dönemlerimden birinden daha geçmekteyim.  Telefonda  konuşup ikna olduğum üzere geçen sene üye olup,  3 kereden fazla gidemediğim – gitmediğim- aynı spor salonuna isteksiz ve kafamda binbir kavga yine görüşmeye gittim.  Telefonda fiyat alıp, ödeme planı hakkında anlaştığım, kurumsal satış kızı Tuğçe daha önceden randevulaşmamıza rağmen yerinde yok idi. Eğitime gitmiş! Bu pazarlama dünyasının satış teknikleri eğitimi hiç bitmez... Ne öğreniyolar bunlar sürekli hiç anlamam. Neyse, Yüzündeki ergenlik sivilceleri hala geçmemiş olan balık etli tıknaz  asistan kızımız kelebek gibi degajeme kondu hemen ve Tuğçe’nin dayanılmaz yokluğunu hissettirmemek için bana yardımcı olabileceğini söyledi... Diri vücudumdan, ceylan bakışlarımdan etkilenmiş olmalı...

Üye kabul yerinin rahatsız koltuklarında oturup, sözünde durmayan pazarlama anası Tuğçe’nin etine aşerirken, gözüm salonda koşturan genç ve six pack karınlı spor hocalarına takıldı. Bu durumdan motive olmam lazım di mi?
Zaten niye camekanlı yapmışlar ki satışla, spor yapılan salonun arasını? Hedef kitleyi kıvama getirmek ve kredi kartını masaya daha kolay koydurmak için... Beğendiğim şeyin güzel bir resimden daha fazlası olmadığını, iki sohbetten / oturup, kalktıktan sonra o taş(ra) karınlı adamların ve kadınların atomlarına ayrılmasını isteyeceğimi hemen anladım. Hem bugünlerde libidom da çok düşük. İlkbahar yorgunluğu olabilir. Zaman zaman rahat bir durum olduğunu da itiraf edeyim bu libido yokluğunun.

Neyse Tuğçe olmadığı için ve de işi biraz daha yokuşa sürmek için; “ben yarın yine gelirim” dedim ve ayrıldım o çilehaneden.  Sanırım yarın da gitmeyeceğim.  Diri vücudum daha ne kadar beni idare edecek? Olmadı 1 hafta sonra yine denerim ... Olmadı “çok moda” diye 2 beden büyük T-Shirt giyerim. O da olmadı anti-deprasanımın dozumu artırırım. Medeni Nişantaşı Cumhuriyet’inde çareler tükenmez.
Eve geldim. Kafamdaki kavgadan yorgun düşmüşüm. 2 saat kadar uyumuşum. Bu iyi geldi...

9 Mayıs 2011 Pazartesi

Eskisini yıkmadan, yenisi yapılır mı?


Evimin karşısındaki eski apartmanı, yenisini yapmak için yıkmaya başladılar. İki gündür elinde balyoz, bir başına ha babam yığma binayı döven adamı seyrediyorum. Koskoca binayı tek başına nasıl yıkacak? Vura vura biter mi beş katlı apartman? Buna ne can dayanır ne de kas gücü... Düşünsenize akşam evine ne halde gidiyordur adam? Ne stress, ne sinir, ne de ufunet. Hiç bir şey kalmaz insanın içinde. Toz olur iner aşağı. Ne iki fikir-deştikten sonra meydan muharebesine dönen tartışma programlarını duyar insan onca yorgunluğa, ne de histeri krizleri geçiren izdivaç programı sakinlerinin skandallarından içi bulanır...  Çok şanslı adam diye içimden de geçirmeden edemedim. Yanına çırak diye giresim var.

Neyse sabahtan beri azıcık gerginim; kafamda bugün yapacağım röportajla ilgili kırk tilki dolaşıyor. Kırkının da kuyruğu bir acayip... İlk sohbetimi yapmak için evden çıkacağım birazdan. Derinlemesine hayat sohbetleri. Yirmi yılı aşkın süredir ticari amaçlar için profesyonel olarak dinlediğim, anlamaya çalıştığım insanı bu kez Radikal okurları için deşifre etmeye çalışacağım. Bir başlasam, ilk cevapları duysam, karnımdaki şiş de iner aslında. Biliyorum.

Dolmuşla 2 tl’ye Taksim. Sonra doğruca Sıraselviler’den aşağı, Cihangir. Firuzağa kahvesi yine – her zaman ki gibi – “Aslında biz buralara layık değiliz ama yapımcılar utansın işte...” diyenlerle dolup taşıyor. Yolun sonundaki kırmızı apartmanı buluyorum. Kapıyı güler yüzlü, güzelce bir kadın açıyor. İnanmayacaksınız ama kader ağlarını yine, yine, yeniden örmüş! Bir saat öncesine kadar tül aralığından seyrettiğim, karşı apartmanımı döven balyoz ustasının ruh ikizi karşımda duruyor sanki.  Aynı sükunet. Aynı işe yarayan insan bakışları. Işık ışık.

Funda Cılga üniversitede iletişim okuyup, 1992’de mezun olduktan sonra İstanbul’da profesyonel hayatın içine balıklama atlayanlardan. Cesur bir kadının kurumsal bir şirkette başlayan iş hayatının, sonrasında gelişen ve onda derin izler bırakan olaylarla nasıl değiştiğinin, aslında kendi elleriyle yepyeni bir hayatı nasıl tekrar inşa ettiğinin hikayesine hep birlikte tanıklık edeceğiz.

İstanbul’da iş hayatı nasıl başladı? Biraz düşündün mü ne iş yapsam diye yoksa hemen ilk bulduğun işe girdin mi?
Okulu bitirdikten sonra ne yapsam diye düşündüm. Yazı yazmayı da sevdiğim için sektör yayınları çıkaran bir şirkette çalışmaya başladım. İlk işim Beyoğlu Dergisi’nin yazı işlerinde editör yardımcılığı idi. Beyoğlu hayatını anlatıyorduk. Sanat etkinlikleri, mekanlar, Beyoğlu portreleri falan...

İstanbul hayatına en göbeğinden daldın yani. Beyoğlu İstanbul’u anlamak ve anlatmak için çok güzel bir yer.
İstanbul’da güzel bir gelecek hayalim için iyi başlangıç oldu diyebilirim. O  zamanlar büyük GSM şirketleri yeni kurulmaya başlanmıştı. İnternet yeni yeni her yere giriyordu. Ben de Türkiye’nin internet erişim servisi sağlayan en büyük özel şirketlerinden birinde çalışmaya başladım.

Yeni medyanın Türkiye’deki ilk neferlerindensin yani?
Evet. Yayın içeriğinin organizasyonunu yapıyordum. Hatta ilk yerli sosyal ağ projesini 1998’de ekip olarak biz yaptık. Amerikalı iki gencin hazırladığı bir yazılımı satın alıp, oldukça popüler bir site oluşturmuştuk.

En çok neyi sevdin iş hayatında?
9 yıl boyunca yani 2001 ekonomik krizine kadar oldukça yoğun bir şekilde çalıştım. Günlük operasyonlar değil de yeni projeler tasarlayıp, hayata geçirmeyi daha çok sevdim. Yaratıcılık gerektiren işlerde kendimi hep mutlu hissettim ve farklı formasyondan insanlarla birlikte çalışarak oldukça başarılı projelerin içinde var oldum. Giderek büyüyen bir hayatım, artan sorumluluklarım olmaya başladı.

Para kazanmaya başladın yani? Funda ne “satın aldı” kazandığı parayla? Hangi hayallerini gerçekleştirdin?
Boğaz manzaralı bir evim olsun diye hayal kurardım, oldu. Şahane manzarası olan bir evde yaşamaya başladım. Kurumsal büyük bir şirkette güzel bir kariyere başlamıştım. Bilirsin yeni kıyafetler, güzel giyinip gittiğimiz iş toplantıları, yeni insanlar, arkadaşlar, İstanbul hayatının sunduğu konserler, tiyatrolar, yeni mekanlar falan. Ne kadar çok kazanırsan İstanbul ateşi o kadar çok odun istiyor. Daha fazla, daha fazla. Başarılı olma hırslarım da vardı. Hırsları insanın karanlık bir tarafını ortaya çıkarıyor ya?

Nasıl karanlık? Cadılaştın mı?
Terminatör diyelim... Önüne çıkan tüm engelleri devirme ve yoğun rekabette öne çıkma arzusu. Başarılı olmak yani. Eh tek başına hayat mücadelesi veren bir insan olarak aslında başka bir seçeneğim de yoktu. Ayakta kalmam lazımdı. Doğduğumuzdan beri de başarılı olmak için hepimizin düğmesine basmadılar mı?

Ne kadar sürdü bu terminatör halin?
Bu “devr-i saadet” yıllarım 2001 krizine kadar sürdü aslında.

Krizle birlikte neler değişmeye başladı? Devr-i saadet diye tanımladığına göre demek ki arkasından duraklama, hatta düşüş devri başlamış .
Krizle birlikte önce üzerine çalıştığım yeni projelerim iptal edilmeye başladı. Bütçelerde aşırı kısıtlamalara gidildi ve işten çıkartılan insanlar nedeniyle mevcut işlerin operasyon yükü inanılmaz arttı. Ne eğlence kaldı, ne de eğlenecek hal. Ofiste bana eşlik eden şeyler: Her yanımda yükselen baz istasyonları ve büyük, koca koca servis işletim sistemlerinin gürültülü sesi oldu. Rüyalarımda doğaya kaçtığımı, ayaklarımı derelere soktuğumu görür oldum sürekli.

Ağır bir ruh halinden söz ediyorsun. Kirlendiğini hissetmek ya da hayatından hiç dağılmayan gri bulutların verdiği huzursuzluk gibi birşey mi?
Çok radyasyona maruz kaldığımı hissettim Rasim. Evet kirlenmek gibi, çok kirli hissediyordum kendimi.

Kendini topraklamak, yeniden şarj etmek isteği bu değil mi? Ne oluyor o kirli hissettiğin dönemde, gelecek hayallerin mi silikleşiyor? Biraz daha açar mısın?
Belki. Mutlak bir mutsuzluk hali vardı içimde. Aslında 99 depremiyle birlikte başlamıştı hayatımdaki bu büyük anlamsızlık duygusu. Ölüm de var… Hem de yanı başımızda… Aslında yarın da yok… Eeee ben ne için çalışıyorum, ne için yaşıyorum? Ağır bir dönemdi deprem dönemi de. Herkesin beyin kimyası bozulmuştu hatırlarsan. Şimdi çok hatırlamıyoruz ama... İnsanlar ailelerini, evlerini kaybettiler...

Evet de hepimiz yaşadık o travmayı... Sen niye savruldun çayıra çimene hemen? Deprem ve ekonomik kriz seni ruhsal olarak zayıf mı düşürdü? Neydi sorduğun soru kendine?
Yarın ölecek olsam, bugün yaşadığım hayattan memnun muyum? Sürekli bu soru geçiyordu kafamdan.

Hepimiz hayatımızın bir yerinde çok dibe vurduğumuzu hissetmez miyiz? Mutsuzum diye bağırmaz mıyız? Azıcık bekleseydin geçmez miydi?
Hayat beni önüne katmış son sürat akıyor duygusu çok güçlü geldi galiba. Peki ben bu kontrolsüz akıntıdan memnun muydum? Hayır ben mutlu değildim. Tek hayalim uzak, yemyeşil bir yerlere kaçmak ve kendime istediğim bir hayat kurmaktı. Hiç unutmuyorum bir akşam yine işten çıktım, biryerlerde durur toprağa basarım umuduyla, ofisten eve kadar düşüne düşüne yürüdüm. İnan 1 saatlik yolda, ayağımı basacak tek bir yeşil alan bulamadım. Her yer asfalt, kaldırım taşı.

Bir şarkıyı hatırladım şimdi. Hangi kapıyı çalsam karşımda buruk acı. Üzerine de ekonomik kriz geldi ha?
Evet. Ama daha önce 2000’de çok yakın bir arkadaşımın kızına kanser teşhisi kondu. Hiç beklenmedik şok edici, çok üzücü bir olaydı, Allaha şükür iyileşti canım; benim de bir kez daha hayatın anlamını sorgulamama neden oldu. Yaşam, insana verilmiş çok büyük bir hediye, aslında sahip olduğumuz tek şey ve hakkını vermek lazım. Bu büyük kentli çarkın içinde daha fazla kendimi öğüttürmeyeceğime ve kendim için daha sağlıklı bir hayat kurmaya çalışacağıma, o dönemde karar verdim aslında. Sonrasında da ekonomik kriz.

Peki daha anlaşılır olsun diye bir sıraya koyalım mı tüm yaşadıklarını. Önce 99 depreminde çevrende kaybolan hayatların sende yarattığı “herşey beyhude” duygusu, ardından yakın arkadaşının kızına kanser teşhisi konması ve başımıza ne zaman, ne gelir bilemeyiz duygusu, en son olarak da ekonomik krizin güvenlik duyguna olumsuz etkileri. Kendinle ilgili çok fazla ölüm, yok olmak korkusu mu var acaba bu ortaya çıkan duygularının gerisinde? Neyse… Sonra ne yaptın?
Dediğim gibi; ölüm var ama hayatı mutlu yaşamak arzusu diye birşey de var. Zaten o dönemde krizle küçülmeye karar veren çalıştığım şirketten de tazminatımı alarak ayrıldım.

O gün tam olarak ne hissettin hatırlıyor musun? Tonlarca yükü sırtından yere indirmek gibi birşey mi? Yoksa yeni bir boşluğa mı düştün?
Kriz benim için tam bir fırsata dönüştü diyebilirim. Müthiş bir hafifleme duygusu ve hayalini kurduğum yeni bir hayata başlama heyecanı. Hemen binbir emek kurduğum manzaralı evimi boşalttım. Eşyalarımın hepsini arkadaşlarıma, ihtiyacı olanlara dağıttım. Tek bir sırt çantasıyla kardeşimde kalmaya başladım. Hemen bir liste yaptım kendime. Ben aslında ne yapmak istiyorum da bugüne kadar yapamadım listesi.

Yılbaşından hemen önce yapıp da genellikle hiç gerçekleştiremediğimiz listeler gibi mi?
Aynen. Yelken yapmak istiyordum, yapamadım. İstanbul’dan gitmek istiyordum, gidemedim. Motosiklet kullanmak istiyordum, olmadı. Doğada yaşamak istiyordum, olmadı. Flüt çalmak istiyodum, olmadı. Dünyayı gezmek istiyordum, vaktim yoktu..

Yani hayatını sığdırdığın bir valiz ve yapamadıklarını yazdığın bir kağıtla ortada kalakaldın.
Önce, hemen gidip bir yan flüt aldım kendime. Ders almaya başladım. Her üfleyişte ruhumun iyileştiğini hissediyordum. İşten ayrıldıktan sonra bir hafta içinde yelken kursu, motosiklet ehliyeti kursu ve masaj kursuna başladım… Biraz delirme durumu gibiydi anlayacağın...

Herşeye aynı anda mı saldırdın? Bu delirme hali bende sanki birşeyleri düşündürdü Funda. Bazen ölüm korkumuzla o kadar sert burun buruna geliriz ki; o duygudan kaçmak için böyle her yere bir anda saldırırız. Ne dersin ölümden kaçmak gibi birşey miydi bu her şeye saldırma telaşın?
Olabilir, yaşamanın değerininin farkına varmak. Tutmayın beni durumu. Elimden kolumdan çekiştirmeyin. Özgür kalmak ve hayallerimi yaşamak istiyorum.

Nasıl bir iş istediğine nasıl karar verdin peki?
Kendimi en iyi hissettiğim zamanlar ne diye düşündüm önce. Birincisi açık denizde olmanın bana çok iyi geldiğini düşündüm. Yolcu gemilerinde çalışabilirdim mesela. İkincisi de masaj. Masaj yaptırmayı hep çok severim, elim de çocukluktan beri iyiydi. Bir de ihtiyaç olduğunu düşündüm, insanların modern hayatın stresini bedenlerinden, ruhlarından atmalarına yardımcı olmak düşüncesi beni heyecanlandırdı. Masaj terapisti olmaya da o zaman karar verdim zaten. Marmara Üniversitesi’yle Çapa Tıp Fakültesi’nin birlikte açtığı masaj terapisi kursu olduğunu duydum bir arkadaşımdan. Bir hafta sonra kursa başlamıştım.
Sonra kendimi Likya yolunda 200 km yürürken buldum. Uzun uzun. Böceği, çiçeği seve koklaya... Arındığım, kendi içime döndüğüm ve ne istediğime karar verdiğim bir 200 km. Doğadan kopmak iyi birşey değil Rasim. İnsan gerçeklik duygusunu kaybediyor.

İnsan gerçeklik duygusunu mu kaybediyor şehirde? Kendi ortaya çıkan duygularından mı bahsediyosun, yoksa tüm şehir insanlarının durumunun bir tahlili mi bu?
İnsan doğaya ait bir varlık. Ne kadar uzaklaşırsan o kadar başka naylon kurguların içinde kayboluyorsun. Elde ettiğin herşey hemen değersizleşiyor kent yaşamında. Çünkü; bugünkü dünya düzeni bize herşeyi hemen tüketmeyi öğretiyor. Sahip olduklarımızın değerini anlamadan tüketiyoruz ve hemen daha fazlasını arzuluyoruz... Aradan yaklaşık on yıl geçti, bugün hala her günümü sanki yarın olmayacakmış gibi yaşarım, kafamı hep sıfırlarım, yürüdüğüm yola, ağaçlara sanki ilk defa görüyormuş gibi, aynı heyecanla bakarım.

Ama insanoğlunun kent yaşamını niye icat ettiğini bir düşünmek lazım değil mi? Kentli insan olmasa kültür üretimi de tüketimi de olur muydu? Teknolojiye bak. Senin de maşallah elinden düşmüyor cep telefonun. Bu naylon kurgu saptamana itirazım var doğrusu... Neyse konuyu ”ruh bedene üflendi” noktasından tekrar sana getirelim. Eee Likya yollarında kalmıştık. Sonra?
Aslında kent yaşamında doğadan, insani değerlerden kopmadan yaşamak da mümkün herşey denge ve seçimler meselesi.

Yine hiç birşey anlamadım. “Kent yaşamında insani değerlerden kopmadan yaşamak mümkün” lafı çok büyük bir başlık. Sen mi insani değerlerden koptuğunu hissettin bu kentte? Yoksa günümüz kentlisinin durumuyla ilgili genel bir saptama mı yapıyosun?
Benim kendi durumum ve sonunda geldiğim tercihim böyle oldu ama herkese uyacak bir tesbit ve yol değil bu.

Peki o zaman anlaştık. Kendini “Kent insanının sesi radyosu” sandın gibi geldi bir anda da. Likya yolları? Çıralı’da yaşamaya orada mı karar verdin?
Likya yolunda yürürken karar verdim Olimpos Çıralı’da yaşamaya. Doğayla iç içe. Bu günün medeniyet anlayışından uzakta. Oraya yerleştim. Ardından yeni masaj teknikleri öğrenmek ve yeni ülkeler, kültürler tanımak için yurtdışına çıkmaya karar verdim. Tayland’da thai masaj eğitimi aldım. Hindistan’a gittim, ayurveda teknikleri öğrendim. Sırt çantamla aylarca gezdim. Saatlerce yürüyerek seyahat ettiğim oldu. Trenlerde uyudum, kendimi dinledim, yeni insanlarla tanıştım. Artık 10 senedir, sezonda 8 ay köyümde masaj yapıyorum, kalan 4 ayda da eğitim almak veya eğitim vermek üzere Tayland, Hindistan, Kamboçya, Sri Lanka falan uzakdoğuya gidiyorum. İstanbul’un bir turist gibi keyfini çıkarıyorum.

Hatta 2004 aralık’taki tsunamiyi de oralardayken yakalandın di mi?
Aynen.

Depremden kaçarken tsunamiye tutuldun.
Yaşasın Kavafis:
‘’….
Yeni bir ülke bulamazsın.
 Bu şehir arkandan gelecektir. Sen gene aynı sokaklarda
 dolaşacaksın. Aynı mahallede kocayacaksın;
 aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
 Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda. Başka bir şey umma-
 Bineceğin gemi yok, çıkacağın yol yok.
 Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
 Öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de.’’

Korkutma beni. Hayat bazen çok acayip; sürekli yeni sınavlar, dersler çıkarıyor önüne. Tayland’a, yeni bir masaj tekniği eğitimi için giderken, Sri Lanka’ya uğradım. Tatil yapmak niyetiyle de Sri Lanka’da kalmaya karar verdim. Hikkaduwa diye bir sahil köyünde tatil yapıyordum. Bir sabah sahilde denize girmeye hazırlanırken, tsunami başladı. Herşey sular altında kaldı. Biz tüm otel misafirleri, kaldığımız otelin çatısına çıktık. Ne olduğunu tam anlayamadım da zaten. Durmadan fotoğraf çekiyordum.

Tsunami görgüsüzü olarak sürekli fotoğraf mı çekiyordun o sırada gerçekten? İnanamıyorum sana Funda. Salavat getirip kaçacağına Japon turistler gibi oldun yani... Durumun ciddiyetini tam olarak nasıl anladın peki?
Kaldığım küçük pansiyonun çok tonton sahipleri vardı. Yaşlı bir karı koca. Adama sordum ilk, buralarda bu normal mi diye. Valla ben hiç böyle bişey görmedim, hatta babamdan da duymadım diye cevap verince anladım ki, durum gerçekten vahim. Sular çekilip çekilip her seferinde daha yüksek geliyordu. Dua ederek çatılardan çatılara, balkonlardan balkonlara atlamaya başladık. Otel misafirleriyle birlikte ormana kaçtık. Bir köye sığındık. Orada 4 gün kaldık. Sonrasını biliyosunuz zaten. Tam bir facia... Ama vazgeçmek yok. Geri dönmedim. Tayland’da masaj eğitimine gittim.

Eh seni merak eden insanlar çıldırmış olmalı.
Valla ormana koşarken bir taraftan da anneme cep telefonumdan mesaj atmaya çalışıyordum. Ne desem bilemedim. Su geldi mi diyeyim, dalga geldi mi diyeyim... Neyse ben iyiyim merak etmeyin diye bir mesaj atmayı başardım.

Bak kent kültürünün ürettiği teknoloji sayesinde sevdiklerine mesaj atabildin. Doğa karşısındaki çaresizlik hiç bir şeye benzemiyor değil mi? Peki ne değişti Funda? İstanbul’dayken hayalini kurduğun şeylere kavuştun mu?
Haklısın, doğanın gücü karşısında insan kendini üzerine basıp geçtiğimiz yerdeki karıncalar kadar çaresiz hissediyor. Ne değişti; Öncesine göre mütevazi, sade bir hayat bana çok iyi geldi. İnsanlara iyi gelen bir iş yapıyorum.

Aslında İstanbul’daki hayatımıza göre daha somut fayda üzerinden akan bir hayatın var diyebilir miyiz şimdi? İstanbul’daki iş hayatının muğlak, dediydin de dediydim toplantıları yerine bir insanın omuzundaki ağrıyı geçirdiğini, daha dinç ve rahat hissettirdiğini biliyorsun artık? Gerçek fark bu mu?
Evet. Kesinlikle. İnsanlara iyi geldiğimi bilmek bana da çok iyi geliyor. Çıralı’da bu güzelliklerin ortasında bir yaşam verdiği için her sabah Allah’a şükrediyorum... Toprağa basmak beni sarhoş ediyor, tarifsiz bir mutluluk bu, maneviyatım çok arttı. Hayatın kendimce anlamını gerçekten buldum diyebilirim. İnsanları dinlemeyi, duymayı öğrendim. İstanbul’da geride bıraktıklarımı hiç ama hiç özlemiyorum. Ama üniversiteden sonra İstanbul’da yaşamamış, iş hayatında iyi bir kariyer yapmamış olsaydım içimde bir özlem olurdu herhalde. 

Ne yapıyosun sabah kalkınca köyde? Tavuk hep aynı tavuk, inek aynı inek, aynı söğüt gölgesi, bak bak yine aynı deniz diye geçmiyor mu içinden? Darlanmıyo musun arada? Beyoğlu’nda iki yürüyüş yapsaydım şimdi ya da boğazda rakı balık. Doğruyu söyle bana. Tövbe kapısı hep açık biliyosun.
Hiç darlanmıyorum. Gerçekten. Dünyanın her yerinden çok güzel dostlarım var. Ayrıca ne zaman, nereye gitmek istersem gidiyorum. Çünkü kendi zamanımın sahibiyim.

En fazla temmuz ayında 15 gün tatile gelen turistle mi derin arkadaşlıklar kuruyosun Funda? Allah aşkına yapma! Sen hancı onlar yolcu... Bu benim yanlızlığımı daha da artırırdı mesela.
Çıralı’ya gelenler genelde müdavimler, uzun kalıp her sene yeniden geliyorlar. Seneler içinde, çok güzel dostlukluklarım oldu. Benim gibi dışarıdan oraya yerleşmiş olan ve oranın ahalisinden de arkadaşlarım var. Ailem, arkadaşlarım da sık sık ziyaretime gelirler sağolsunlar.

Geliyosun ama İstanbul’a sık sık değil mi?
Kardeşlerimi, arkadaşlarımı görmeye ya da bir konser, festival varsa görmek istediğim, o zaman geliyorum İstanbul’a. Şimdi daha çok keyfini çıkarıyorum aslında İstanbul’un.

Çevren ne dedi peki bu duruma? “Büyük bir şirkette gelecek vaad eden bir arkadaşımızdın ne oldu şimdi sana?” diye sormadılar mı? Mahalle baskısı diyorum. Yaşamadın mı?
Benim için tek sorun olabilecek şey anne ve babamın tepkisi olabilirdi. “Okuttuk, büyüttük bu masaj terapisi de ne şimdi?” diye sorabilirlerdi, ama hiç olumsuz tepki göstermediler. Tam tersi beni mutlu görmek onların da hoşuna gitti çok. Her zaman destek oldular bile diyebilirim. Ayrıca babam da benim için olumlu bir örnektir. O da yıllarca çalıştığı devlet memurluğunu 1 günde bırakıp, hayalini kurduğu tasarım işine girmeye karar vermişti. Bizde bu işler biraz genetik miras anlayacağın. Arkadaşlarımdan ise olumsuz tepki gelmedi. Hatta bazen “Ne güzel biz yapamadık sen yaptın” diye konuşmalar olur aramızda...

Peki “Evlenseydim, çocuk yapsaydım” dediğin olmadı mı hiç?
Hep başka önceliklerim oldu. Kendi hayatım, hayallerim, özgürlüğüm. Birinden sorumluysan özgür de değilsin. O yüzden sırf öyle olması lazım, insanlar öyle bekler diye, kendimle dolu hayatımın içine bir çocuk dahil etmeyi düşünmedim.

Doğa çağırmıyor mu seni üre diye?
Şimdiye kadar gelmedi öyle bir duygu. Aslında çok anacımdır, çocukları da çok severim . İleride yapmadığıma pişman olur muyum? Olabilirim... Her tercih bir vazgeçiş değil mi zaten? Ama birgün istersem, kök salarsam hala yapabilirim, hayatı akışına bırakmayı severim.

Şimdiki gelecek hayalin ne? Neler bekliyorsun hayattan bundan sonra?
Doğanın içinde masaj eğitimleri vereceğim bir yer hayal ediyorum. Ayrıca tarım yapmayı çok isterim. En azından yediğim şeyleri kendim yetiştirmek. Bir de ailemin, yakın arkadaşlarımın, doğayı sevenlerin gelince rahatlıkla kalabilecekleri bir yer yapmak istiyorum Çıralı’da. Masaj yapmaya devam. Masajda kullandığım yağlarımı kendim imal ediyorum. Hepsi çok özel, tamamen doğal farklı farklı yağların karışımı. Belki o işi biraz daha büyütürüm.







Sağol Funda. Akşam daha sakin bir kafayla kayıt cihazımdan bu sohbeti tekrar tekrar dinleyeceğimden emin olabilirsin. Bu arada Çıralı’da arsa fiyatları ne kadardı???

Funda’yla bu keyifli sohbetten sonra Cihangir’deki kırmızı apartmandan çıktım. İster İstanbul’da yığınlar arasında kaybolmaktan ve burada ölmekten korkmuş olsun, isterse denizin, toprağın gerçek çekim gücünün peşinden gitmiş olsun. Funda büyük iş başarmış, cesur bir kadın. Pek çok insanın hayalini kurduğu hayatını, elinin tersiyle itip, yeni baştan yenisini inşa etmeye cesaret etmiş. Kendini gerçekleştirmek için, uzun yollara çıkmış. Oralarda başına gelenlerden yılmamış. Bir insan kendi için daha ne yapabillir ki?
Sıraselviler’den Taksim’in taşkın kalabalığına doğru yürürken, benim komşu balyoz ustası geldi tekrar aklıma. Bir katı yıkabildi mi acaba bunca saattir? Önce yıkıyorsun, sonra tekrar inşa ediyorsun... Eskisini yıkmadan yenisini inşa edemiyorsun... Enteresan.