7 Eylül 2012 Cuma

Aslında ne söylüyorsunuz?




Zihin dünyam işgal altında. Gazetelerin, televizyonların aslında neler oluyor? sorusunu bir kenara itip,  yarattığı fikirdeşme 31’i, kavrama yeteneğimi esir aldı. Haberci, yorumcu, tartışmacı… Bu yaptığınız işin adını siz  ne koyarsanız koyun, beni zihin felci olarak yalnız bıraktığınız yerde kendi mezarımı kazmayı reddediyorum… Sözcükler arası sinek kaydı tıraş ustaları, sizi ergen zaferlerinizle başbaşa bırakıp, bir heves sizi deşifre edecek o oyun kurucu soruyu yeniden soruyorum. Rahatlamaya çalışıyorum.

Aslında ne söylüyorsunuz?

Televizyonda hassas konulardaki bazı tartışmalar, bana çocukken TRT’de seyrettiğim doğa belgesellerini hatırlatır: Mesela, belli etmek istedikleri duygulara göre ya da bulundukları ortama göre renk değiştiren omurgalı bir hayvan olarak, bukalemunları. Bir gözü yukarı bakarken, diğer gözü aşağıyı izleyebilir. Dili bir jetten beş kat daha hızla ileri doğru atılıp, avını bir lokmada mideye indirebilir. Ya da yırtıcı hayvanlardan yavrularını korumaya çalışmak için kanadı kırık, kolay av taklidi yapan, minik tarla kuşlarını…

Doğadaki tüm canlılar gibi biz insanlar da saldırır ve geri çekiliriz. Dikkati başka yöne çeker, yem atarız. Bunu sosyal varlığımızı korumak, hayatta kalmak için geliştirdiğimiz iletişim tekniklerini ve araçlarını kullanarak yaparız: Sözler, tonlama, hereket ve hatta sessizlik…

Linda McCallister bir iletişim uzmanı ve I wish I’d Said That kitabının da yazarı. Kendisi altı farklı iletişim tarzı belirlemiş ve iletişim manevralarımıza, karşımızdaki aslında ne söylüyor sorusuna daha net cevap bulmamıza yardımcı olmayı amaçlamış. Yansıtıcı, Asil, Sokratik, Yargıç, Aday ya da Senatör. Baştan söyleyeyim, iletişim halindeki bir insan sadece tek bir tarzı kullanmaz. Yazı ya da konuşma sırasında bu tarzlar arasında gidip, gelebilir. Ancak çoğunlukla alttaki bir tarza sahip olduğunu da hemen fark ederiz.

Bir uçta Asiller vardır. Bu insanlar iletişimin sadece bir amaca hizmet etmek için kullanılacağına inanır: Bilgiyi paylaşmak. Ofiste, evde, televizyonda yaptıkları şey sadece budur. Sizden de aynı tavır içerisinde olmanızı beklerler. Örneğin, haftasonun nasıl geçti? diye soracağınız bir soruya, 48 saat diye cevap verebilirler. Karış kadar derinleşmezler. İster genel müdür, ister çaycı olsun bu insanların asillik düğmesi doğuştan ON konumuna getirilmiştir.

Asillerin bulunduğu doğrunun diğer ucunda Yansıtmacılar vardır. Kalplerdeki kaymak kornetto bir insan için söylenmiş olaydı yansıtmacı insan tipi için söylenirdi. Hassas, duyarlı… Bunlar iletişimin her koşulda iletişim kurmak için  olduğuna inanan insan tipleridir. Pazartesi sabah işe geldiklerinde daha kahvelerini yudumlamadan, hafta sonunda aman ne çok şey yaptıklarını anlatmaya başlarlar. Oğlanın ödevlerini, yıkadığı çamaşırların nasıl da kuruduğunu, kayınvalidesinin tarifini verdiği kekin nasıl kabardığını bu yansıtmacı insanlardan detaylarıyla dinleyebilirsiniz… Ofis hayatında bu iki insan tipini – asilllll ve yansıtmacı- birbirinden çok rahat ayırabilirsiniz. Ayrıca bunlar birbirinden zerre haz etmezler. Biri, diğerini zaman tüketen, manasız, zevzek bulurken, diğeri de ötekini kabaaa!  Nemrut! bulabilir.

Bir Sokratik içinse, iletişimin amacı konuşmaktır. Birlikte çalıştığım pek çok pazarlama kudurganı sokratiktir. Konuşmaya ve tartışmaya bayılırlar. Bu insanlar görünürde yüzeysel ve tepskisizdir, ancak genelde sadece konuşmaktan ve düşüncelerini paylaşmaktan hoşlanırlar. Dinlemeyip, çok konuşan tüm insanlar gibi de %90 saçmalarlar. Bu tarzın etini ısırıp, kopartmak isteyebilirsiniz. Tavsiyem sadece dirsek atıp, yanından uzaklaşın.

Yargıçlar, biraz Sokratiklerin, biraz da Asillerin niteliklerini taşır ve bu nedenle genellikle önyargılı, tartışmacı ve derinmiş gibi görünen dere balıkları gibidirler. Amaçları sadece size neden haklı olduklarını anlatmaktır. İlk aşamada sizi dinlermiş gibi yaparlarsa da, zaman geçtikçe sizi hiç dinlemediklerini fark edersiniz. Üstten üstten gelen fikirleri, alttan alttan derin özgüven eksikliklerinden kaynaklanır. Tavsiyem, ciddiye almayın. Hı hı deyip, geçin.

Adaylar kimseyi üzmek istemez. O nedenle de iletişimin en az direnç görecekleri, en tehlikesiz sularında kulaç atarlar. Ne söyleseniz kabul eder ya da kaçamak cevaplar verirler. Bunu hafiften sizi kandırmak için yaptığını düşünseniz bile onlar çoğunlukla kimseyi kırmak istemezler. İtiraf edeyim, benim içimi kıyan en sinir grup budur.

Bir Senatör ise içine girdiği grup ne ise ona göre davranır. Yansıtmacıyla uzun uzun hafta sonunun olaylarını dolu dolu konuşurken, Asillerin toplantı kaçta sorusuna üçte, büyük salonda diye cevap verirler. Nabza göre şerbetciler… Kabul görme arsızı da diyebiliriz bunlara tabi. 

Konunun mana ve önemini kavrayamadığınız, benim gibi kafanız karıştığı durumlarda bu iletişim tarzlarını hatırlayın. İnsan oğlunun ne kadar ilkel bir memeli olduğunu ve kalıplar üzeri hiçbir şeyi olmadığınının farkına varın. Bu şimdi ne diyor? diye dövünüp, size atmaya ya da çekmeye çalıştığı vasat çukurlara düşmeyin.

Yakında soru sormanın püf noktalarını da anlatacağım bebişlerim… bekleyin. İçim açıldı bak!

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder