Zihin dünyam işgal altında. Gazetelerin, televizyonların aslında neler oluyor? sorusunu bir
kenara itip, yarattığı fikirdeşme 31’i,
kavrama yeteneğimi esir aldı. Haberci, yorumcu, tartışmacı… Bu yaptığınız işin
adını siz ne koyarsanız koyun, beni zihin felci
olarak yalnız bıraktığınız yerde kendi mezarımı kazmayı reddediyorum… Sözcükler
arası sinek kaydı tıraş ustaları, sizi ergen zaferlerinizle başbaşa
bırakıp, bir heves sizi deşifre edecek o oyun kurucu soruyu yeniden soruyorum. Rahatlamaya
çalışıyorum.
Aslında ne söylüyorsunuz?
Televizyonda hassas konulardaki bazı tartışmalar, bana
çocukken TRT’de seyrettiğim doğa belgesellerini hatırlatır: Mesela, belli etmek
istedikleri duygulara göre ya da bulundukları ortama göre renk değiştiren omurgalı bir hayvan olarak,
bukalemunları. Bir gözü yukarı bakarken, diğer gözü aşağıyı izleyebilir. Dili
bir jetten beş kat daha hızla ileri doğru atılıp, avını bir lokmada mideye
indirebilir. Ya da yırtıcı hayvanlardan yavrularını korumaya çalışmak için kanadı
kırık, kolay av taklidi yapan, minik tarla kuşlarını…
Doğadaki tüm canlılar gibi biz insanlar da saldırır ve geri
çekiliriz. Dikkati başka yöne çeker, yem atarız. Bunu sosyal varlığımızı
korumak, hayatta kalmak için geliştirdiğimiz iletişim tekniklerini ve
araçlarını kullanarak yaparız: Sözler, tonlama, hereket ve hatta sessizlik…
Linda McCallister bir iletişim uzmanı ve I wish I’d Said That kitabının da yazarı.
Kendisi altı farklı iletişim tarzı belirlemiş ve iletişim manevralarımıza,
karşımızdaki aslında ne söylüyor sorusuna daha net cevap bulmamıza yardımcı
olmayı amaçlamış. Yansıtıcı, Asil, Sokratik, Yargıç, Aday ya da Senatör. Baştan
söyleyeyim, iletişim halindeki bir insan sadece tek bir tarzı kullanmaz. Yazı
ya da konuşma sırasında bu tarzlar arasında gidip, gelebilir. Ancak çoğunlukla alttaki
bir tarza sahip olduğunu da hemen fark ederiz.
Bir uçta Asiller
vardır. Bu insanlar iletişimin sadece bir amaca hizmet etmek için
kullanılacağına inanır: Bilgiyi paylaşmak. Ofiste, evde, televizyonda
yaptıkları şey sadece budur. Sizden de aynı tavır içerisinde olmanızı
beklerler. Örneğin, haftasonun nasıl
geçti? diye soracağınız bir soruya, 48
saat diye cevap verebilirler. Karış kadar derinleşmezler. İster genel
müdür, ister çaycı olsun bu insanların asillik düğmesi doğuştan ON konumuna getirilmiştir.
Asillerin bulunduğu doğrunun diğer ucunda Yansıtmacılar vardır. Kalplerdeki kaymak kornetto bir insan
için söylenmiş olaydı yansıtmacı insan tipi için söylenirdi. Hassas, duyarlı… Bunlar
iletişimin her koşulda iletişim kurmak için
olduğuna inanan insan tipleridir. Pazartesi sabah işe geldiklerinde daha
kahvelerini yudumlamadan, hafta sonunda aman ne çok şey yaptıklarını anlatmaya
başlarlar. Oğlanın ödevlerini, yıkadığı çamaşırların nasıl da kuruduğunu,
kayınvalidesinin tarifini verdiği kekin nasıl kabardığını bu yansıtmacı
insanlardan detaylarıyla dinleyebilirsiniz… Ofis hayatında bu iki insan tipini
– asilllll ve yansıtmacı- birbirinden çok rahat ayırabilirsiniz. Ayrıca bunlar
birbirinden zerre haz etmezler. Biri, diğerini zaman tüketen, manasız, zevzek bulurken, diğeri de ötekini kabaaa!
Nemrut! bulabilir.
Bir Sokratik
içinse, iletişimin amacı konuşmaktır. Birlikte çalıştığım pek çok pazarlama
kudurganı sokratiktir. Konuşmaya ve tartışmaya bayılırlar. Bu insanlar
görünürde yüzeysel ve tepskisizdir, ancak genelde sadece konuşmaktan ve
düşüncelerini paylaşmaktan hoşlanırlar. Dinlemeyip, çok konuşan tüm insanlar
gibi de %90 saçmalarlar. Bu tarzın etini ısırıp, kopartmak isteyebilirsiniz.
Tavsiyem sadece dirsek atıp, yanından uzaklaşın.
Yargıçlar,
biraz Sokratiklerin, biraz da Asillerin niteliklerini taşır ve bu nedenle
genellikle önyargılı, tartışmacı ve derinmiş gibi görünen dere balıkları
gibidirler. Amaçları sadece size neden haklı olduklarını anlatmaktır. İlk
aşamada sizi dinlermiş gibi yaparlarsa da, zaman geçtikçe sizi hiç
dinlemediklerini fark edersiniz. Üstten üstten gelen fikirleri, alttan alttan
derin özgüven eksikliklerinden kaynaklanır. Tavsiyem, ciddiye almayın. Hı hı deyip, geçin.
Adaylar
kimseyi üzmek istemez. O nedenle de iletişimin en az direnç görecekleri, en
tehlikesiz sularında kulaç atarlar. Ne söyleseniz kabul eder ya da kaçamak
cevaplar verirler. Bunu hafiften sizi kandırmak için yaptığını düşünseniz bile
onlar çoğunlukla kimseyi kırmak istemezler. İtiraf edeyim, benim içimi kıyan en
sinir grup budur.
Bir Senatör ise
içine girdiği grup ne ise ona göre davranır. Yansıtmacıyla uzun uzun hafta
sonunun olaylarını dolu dolu konuşurken, Asillerin toplantı kaçta sorusuna üçte, büyük salonda diye cevap verirler.
Nabza göre şerbetciler… Kabul görme arsızı da diyebiliriz bunlara tabi.
Konunun mana ve önemini kavrayamadığınız, benim gibi kafanız
karıştığı durumlarda bu iletişim tarzlarını hatırlayın. İnsan oğlunun ne kadar
ilkel bir memeli olduğunu ve kalıplar üzeri hiçbir şeyi olmadığınının farkına
varın. Bu şimdi ne diyor? diye
dövünüp, size atmaya ya da çekmeye çalıştığı vasat çukurlara düşmeyin.
Yakında soru sormanın püf noktalarını da anlatacağım
bebişlerim… bekleyin. İçim açıldı bak!

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder