9 Mayıs 2011 Pazartesi

Eskisini yıkmadan, yenisi yapılır mı?


Evimin karşısındaki eski apartmanı, yenisini yapmak için yıkmaya başladılar. İki gündür elinde balyoz, bir başına ha babam yığma binayı döven adamı seyrediyorum. Koskoca binayı tek başına nasıl yıkacak? Vura vura biter mi beş katlı apartman? Buna ne can dayanır ne de kas gücü... Düşünsenize akşam evine ne halde gidiyordur adam? Ne stress, ne sinir, ne de ufunet. Hiç bir şey kalmaz insanın içinde. Toz olur iner aşağı. Ne iki fikir-deştikten sonra meydan muharebesine dönen tartışma programlarını duyar insan onca yorgunluğa, ne de histeri krizleri geçiren izdivaç programı sakinlerinin skandallarından içi bulanır...  Çok şanslı adam diye içimden de geçirmeden edemedim. Yanına çırak diye giresim var.

Neyse sabahtan beri azıcık gerginim; kafamda bugün yapacağım röportajla ilgili kırk tilki dolaşıyor. Kırkının da kuyruğu bir acayip... İlk sohbetimi yapmak için evden çıkacağım birazdan. Derinlemesine hayat sohbetleri. Yirmi yılı aşkın süredir ticari amaçlar için profesyonel olarak dinlediğim, anlamaya çalıştığım insanı bu kez Radikal okurları için deşifre etmeye çalışacağım. Bir başlasam, ilk cevapları duysam, karnımdaki şiş de iner aslında. Biliyorum.

Dolmuşla 2 tl’ye Taksim. Sonra doğruca Sıraselviler’den aşağı, Cihangir. Firuzağa kahvesi yine – her zaman ki gibi – “Aslında biz buralara layık değiliz ama yapımcılar utansın işte...” diyenlerle dolup taşıyor. Yolun sonundaki kırmızı apartmanı buluyorum. Kapıyı güler yüzlü, güzelce bir kadın açıyor. İnanmayacaksınız ama kader ağlarını yine, yine, yeniden örmüş! Bir saat öncesine kadar tül aralığından seyrettiğim, karşı apartmanımı döven balyoz ustasının ruh ikizi karşımda duruyor sanki.  Aynı sükunet. Aynı işe yarayan insan bakışları. Işık ışık.

Funda Cılga üniversitede iletişim okuyup, 1992’de mezun olduktan sonra İstanbul’da profesyonel hayatın içine balıklama atlayanlardan. Cesur bir kadının kurumsal bir şirkette başlayan iş hayatının, sonrasında gelişen ve onda derin izler bırakan olaylarla nasıl değiştiğinin, aslında kendi elleriyle yepyeni bir hayatı nasıl tekrar inşa ettiğinin hikayesine hep birlikte tanıklık edeceğiz.

İstanbul’da iş hayatı nasıl başladı? Biraz düşündün mü ne iş yapsam diye yoksa hemen ilk bulduğun işe girdin mi?
Okulu bitirdikten sonra ne yapsam diye düşündüm. Yazı yazmayı da sevdiğim için sektör yayınları çıkaran bir şirkette çalışmaya başladım. İlk işim Beyoğlu Dergisi’nin yazı işlerinde editör yardımcılığı idi. Beyoğlu hayatını anlatıyorduk. Sanat etkinlikleri, mekanlar, Beyoğlu portreleri falan...

İstanbul hayatına en göbeğinden daldın yani. Beyoğlu İstanbul’u anlamak ve anlatmak için çok güzel bir yer.
İstanbul’da güzel bir gelecek hayalim için iyi başlangıç oldu diyebilirim. O  zamanlar büyük GSM şirketleri yeni kurulmaya başlanmıştı. İnternet yeni yeni her yere giriyordu. Ben de Türkiye’nin internet erişim servisi sağlayan en büyük özel şirketlerinden birinde çalışmaya başladım.

Yeni medyanın Türkiye’deki ilk neferlerindensin yani?
Evet. Yayın içeriğinin organizasyonunu yapıyordum. Hatta ilk yerli sosyal ağ projesini 1998’de ekip olarak biz yaptık. Amerikalı iki gencin hazırladığı bir yazılımı satın alıp, oldukça popüler bir site oluşturmuştuk.

En çok neyi sevdin iş hayatında?
9 yıl boyunca yani 2001 ekonomik krizine kadar oldukça yoğun bir şekilde çalıştım. Günlük operasyonlar değil de yeni projeler tasarlayıp, hayata geçirmeyi daha çok sevdim. Yaratıcılık gerektiren işlerde kendimi hep mutlu hissettim ve farklı formasyondan insanlarla birlikte çalışarak oldukça başarılı projelerin içinde var oldum. Giderek büyüyen bir hayatım, artan sorumluluklarım olmaya başladı.

Para kazanmaya başladın yani? Funda ne “satın aldı” kazandığı parayla? Hangi hayallerini gerçekleştirdin?
Boğaz manzaralı bir evim olsun diye hayal kurardım, oldu. Şahane manzarası olan bir evde yaşamaya başladım. Kurumsal büyük bir şirkette güzel bir kariyere başlamıştım. Bilirsin yeni kıyafetler, güzel giyinip gittiğimiz iş toplantıları, yeni insanlar, arkadaşlar, İstanbul hayatının sunduğu konserler, tiyatrolar, yeni mekanlar falan. Ne kadar çok kazanırsan İstanbul ateşi o kadar çok odun istiyor. Daha fazla, daha fazla. Başarılı olma hırslarım da vardı. Hırsları insanın karanlık bir tarafını ortaya çıkarıyor ya?

Nasıl karanlık? Cadılaştın mı?
Terminatör diyelim... Önüne çıkan tüm engelleri devirme ve yoğun rekabette öne çıkma arzusu. Başarılı olmak yani. Eh tek başına hayat mücadelesi veren bir insan olarak aslında başka bir seçeneğim de yoktu. Ayakta kalmam lazımdı. Doğduğumuzdan beri de başarılı olmak için hepimizin düğmesine basmadılar mı?

Ne kadar sürdü bu terminatör halin?
Bu “devr-i saadet” yıllarım 2001 krizine kadar sürdü aslında.

Krizle birlikte neler değişmeye başladı? Devr-i saadet diye tanımladığına göre demek ki arkasından duraklama, hatta düşüş devri başlamış .
Krizle birlikte önce üzerine çalıştığım yeni projelerim iptal edilmeye başladı. Bütçelerde aşırı kısıtlamalara gidildi ve işten çıkartılan insanlar nedeniyle mevcut işlerin operasyon yükü inanılmaz arttı. Ne eğlence kaldı, ne de eğlenecek hal. Ofiste bana eşlik eden şeyler: Her yanımda yükselen baz istasyonları ve büyük, koca koca servis işletim sistemlerinin gürültülü sesi oldu. Rüyalarımda doğaya kaçtığımı, ayaklarımı derelere soktuğumu görür oldum sürekli.

Ağır bir ruh halinden söz ediyorsun. Kirlendiğini hissetmek ya da hayatından hiç dağılmayan gri bulutların verdiği huzursuzluk gibi birşey mi?
Çok radyasyona maruz kaldığımı hissettim Rasim. Evet kirlenmek gibi, çok kirli hissediyordum kendimi.

Kendini topraklamak, yeniden şarj etmek isteği bu değil mi? Ne oluyor o kirli hissettiğin dönemde, gelecek hayallerin mi silikleşiyor? Biraz daha açar mısın?
Belki. Mutlak bir mutsuzluk hali vardı içimde. Aslında 99 depremiyle birlikte başlamıştı hayatımdaki bu büyük anlamsızlık duygusu. Ölüm de var… Hem de yanı başımızda… Aslında yarın da yok… Eeee ben ne için çalışıyorum, ne için yaşıyorum? Ağır bir dönemdi deprem dönemi de. Herkesin beyin kimyası bozulmuştu hatırlarsan. Şimdi çok hatırlamıyoruz ama... İnsanlar ailelerini, evlerini kaybettiler...

Evet de hepimiz yaşadık o travmayı... Sen niye savruldun çayıra çimene hemen? Deprem ve ekonomik kriz seni ruhsal olarak zayıf mı düşürdü? Neydi sorduğun soru kendine?
Yarın ölecek olsam, bugün yaşadığım hayattan memnun muyum? Sürekli bu soru geçiyordu kafamdan.

Hepimiz hayatımızın bir yerinde çok dibe vurduğumuzu hissetmez miyiz? Mutsuzum diye bağırmaz mıyız? Azıcık bekleseydin geçmez miydi?
Hayat beni önüne katmış son sürat akıyor duygusu çok güçlü geldi galiba. Peki ben bu kontrolsüz akıntıdan memnun muydum? Hayır ben mutlu değildim. Tek hayalim uzak, yemyeşil bir yerlere kaçmak ve kendime istediğim bir hayat kurmaktı. Hiç unutmuyorum bir akşam yine işten çıktım, biryerlerde durur toprağa basarım umuduyla, ofisten eve kadar düşüne düşüne yürüdüm. İnan 1 saatlik yolda, ayağımı basacak tek bir yeşil alan bulamadım. Her yer asfalt, kaldırım taşı.

Bir şarkıyı hatırladım şimdi. Hangi kapıyı çalsam karşımda buruk acı. Üzerine de ekonomik kriz geldi ha?
Evet. Ama daha önce 2000’de çok yakın bir arkadaşımın kızına kanser teşhisi kondu. Hiç beklenmedik şok edici, çok üzücü bir olaydı, Allaha şükür iyileşti canım; benim de bir kez daha hayatın anlamını sorgulamama neden oldu. Yaşam, insana verilmiş çok büyük bir hediye, aslında sahip olduğumuz tek şey ve hakkını vermek lazım. Bu büyük kentli çarkın içinde daha fazla kendimi öğüttürmeyeceğime ve kendim için daha sağlıklı bir hayat kurmaya çalışacağıma, o dönemde karar verdim aslında. Sonrasında da ekonomik kriz.

Peki daha anlaşılır olsun diye bir sıraya koyalım mı tüm yaşadıklarını. Önce 99 depreminde çevrende kaybolan hayatların sende yarattığı “herşey beyhude” duygusu, ardından yakın arkadaşının kızına kanser teşhisi konması ve başımıza ne zaman, ne gelir bilemeyiz duygusu, en son olarak da ekonomik krizin güvenlik duyguna olumsuz etkileri. Kendinle ilgili çok fazla ölüm, yok olmak korkusu mu var acaba bu ortaya çıkan duygularının gerisinde? Neyse… Sonra ne yaptın?
Dediğim gibi; ölüm var ama hayatı mutlu yaşamak arzusu diye birşey de var. Zaten o dönemde krizle küçülmeye karar veren çalıştığım şirketten de tazminatımı alarak ayrıldım.

O gün tam olarak ne hissettin hatırlıyor musun? Tonlarca yükü sırtından yere indirmek gibi birşey mi? Yoksa yeni bir boşluğa mı düştün?
Kriz benim için tam bir fırsata dönüştü diyebilirim. Müthiş bir hafifleme duygusu ve hayalini kurduğum yeni bir hayata başlama heyecanı. Hemen binbir emek kurduğum manzaralı evimi boşalttım. Eşyalarımın hepsini arkadaşlarıma, ihtiyacı olanlara dağıttım. Tek bir sırt çantasıyla kardeşimde kalmaya başladım. Hemen bir liste yaptım kendime. Ben aslında ne yapmak istiyorum da bugüne kadar yapamadım listesi.

Yılbaşından hemen önce yapıp da genellikle hiç gerçekleştiremediğimiz listeler gibi mi?
Aynen. Yelken yapmak istiyordum, yapamadım. İstanbul’dan gitmek istiyordum, gidemedim. Motosiklet kullanmak istiyordum, olmadı. Doğada yaşamak istiyordum, olmadı. Flüt çalmak istiyodum, olmadı. Dünyayı gezmek istiyordum, vaktim yoktu..

Yani hayatını sığdırdığın bir valiz ve yapamadıklarını yazdığın bir kağıtla ortada kalakaldın.
Önce, hemen gidip bir yan flüt aldım kendime. Ders almaya başladım. Her üfleyişte ruhumun iyileştiğini hissediyordum. İşten ayrıldıktan sonra bir hafta içinde yelken kursu, motosiklet ehliyeti kursu ve masaj kursuna başladım… Biraz delirme durumu gibiydi anlayacağın...

Herşeye aynı anda mı saldırdın? Bu delirme hali bende sanki birşeyleri düşündürdü Funda. Bazen ölüm korkumuzla o kadar sert burun buruna geliriz ki; o duygudan kaçmak için böyle her yere bir anda saldırırız. Ne dersin ölümden kaçmak gibi birşey miydi bu her şeye saldırma telaşın?
Olabilir, yaşamanın değerininin farkına varmak. Tutmayın beni durumu. Elimden kolumdan çekiştirmeyin. Özgür kalmak ve hayallerimi yaşamak istiyorum.

Nasıl bir iş istediğine nasıl karar verdin peki?
Kendimi en iyi hissettiğim zamanlar ne diye düşündüm önce. Birincisi açık denizde olmanın bana çok iyi geldiğini düşündüm. Yolcu gemilerinde çalışabilirdim mesela. İkincisi de masaj. Masaj yaptırmayı hep çok severim, elim de çocukluktan beri iyiydi. Bir de ihtiyaç olduğunu düşündüm, insanların modern hayatın stresini bedenlerinden, ruhlarından atmalarına yardımcı olmak düşüncesi beni heyecanlandırdı. Masaj terapisti olmaya da o zaman karar verdim zaten. Marmara Üniversitesi’yle Çapa Tıp Fakültesi’nin birlikte açtığı masaj terapisi kursu olduğunu duydum bir arkadaşımdan. Bir hafta sonra kursa başlamıştım.
Sonra kendimi Likya yolunda 200 km yürürken buldum. Uzun uzun. Böceği, çiçeği seve koklaya... Arındığım, kendi içime döndüğüm ve ne istediğime karar verdiğim bir 200 km. Doğadan kopmak iyi birşey değil Rasim. İnsan gerçeklik duygusunu kaybediyor.

İnsan gerçeklik duygusunu mu kaybediyor şehirde? Kendi ortaya çıkan duygularından mı bahsediyosun, yoksa tüm şehir insanlarının durumunun bir tahlili mi bu?
İnsan doğaya ait bir varlık. Ne kadar uzaklaşırsan o kadar başka naylon kurguların içinde kayboluyorsun. Elde ettiğin herşey hemen değersizleşiyor kent yaşamında. Çünkü; bugünkü dünya düzeni bize herşeyi hemen tüketmeyi öğretiyor. Sahip olduklarımızın değerini anlamadan tüketiyoruz ve hemen daha fazlasını arzuluyoruz... Aradan yaklaşık on yıl geçti, bugün hala her günümü sanki yarın olmayacakmış gibi yaşarım, kafamı hep sıfırlarım, yürüdüğüm yola, ağaçlara sanki ilk defa görüyormuş gibi, aynı heyecanla bakarım.

Ama insanoğlunun kent yaşamını niye icat ettiğini bir düşünmek lazım değil mi? Kentli insan olmasa kültür üretimi de tüketimi de olur muydu? Teknolojiye bak. Senin de maşallah elinden düşmüyor cep telefonun. Bu naylon kurgu saptamana itirazım var doğrusu... Neyse konuyu ”ruh bedene üflendi” noktasından tekrar sana getirelim. Eee Likya yollarında kalmıştık. Sonra?
Aslında kent yaşamında doğadan, insani değerlerden kopmadan yaşamak da mümkün herşey denge ve seçimler meselesi.

Yine hiç birşey anlamadım. “Kent yaşamında insani değerlerden kopmadan yaşamak mümkün” lafı çok büyük bir başlık. Sen mi insani değerlerden koptuğunu hissettin bu kentte? Yoksa günümüz kentlisinin durumuyla ilgili genel bir saptama mı yapıyosun?
Benim kendi durumum ve sonunda geldiğim tercihim böyle oldu ama herkese uyacak bir tesbit ve yol değil bu.

Peki o zaman anlaştık. Kendini “Kent insanının sesi radyosu” sandın gibi geldi bir anda da. Likya yolları? Çıralı’da yaşamaya orada mı karar verdin?
Likya yolunda yürürken karar verdim Olimpos Çıralı’da yaşamaya. Doğayla iç içe. Bu günün medeniyet anlayışından uzakta. Oraya yerleştim. Ardından yeni masaj teknikleri öğrenmek ve yeni ülkeler, kültürler tanımak için yurtdışına çıkmaya karar verdim. Tayland’da thai masaj eğitimi aldım. Hindistan’a gittim, ayurveda teknikleri öğrendim. Sırt çantamla aylarca gezdim. Saatlerce yürüyerek seyahat ettiğim oldu. Trenlerde uyudum, kendimi dinledim, yeni insanlarla tanıştım. Artık 10 senedir, sezonda 8 ay köyümde masaj yapıyorum, kalan 4 ayda da eğitim almak veya eğitim vermek üzere Tayland, Hindistan, Kamboçya, Sri Lanka falan uzakdoğuya gidiyorum. İstanbul’un bir turist gibi keyfini çıkarıyorum.

Hatta 2004 aralık’taki tsunamiyi de oralardayken yakalandın di mi?
Aynen.

Depremden kaçarken tsunamiye tutuldun.
Yaşasın Kavafis:
‘’….
Yeni bir ülke bulamazsın.
 Bu şehir arkandan gelecektir. Sen gene aynı sokaklarda
 dolaşacaksın. Aynı mahallede kocayacaksın;
 aynı evlerde kır düşecek saçlarına.
 Dönüp dolaşıp bu şehre geleceksin sonunda. Başka bir şey umma-
 Bineceğin gemi yok, çıkacağın yol yok.
 Ömrünü nasıl tükettiysen burada, bu köşecikte,
 Öyle tükettin demektir bütün yeryüzünde de.’’

Korkutma beni. Hayat bazen çok acayip; sürekli yeni sınavlar, dersler çıkarıyor önüne. Tayland’a, yeni bir masaj tekniği eğitimi için giderken, Sri Lanka’ya uğradım. Tatil yapmak niyetiyle de Sri Lanka’da kalmaya karar verdim. Hikkaduwa diye bir sahil köyünde tatil yapıyordum. Bir sabah sahilde denize girmeye hazırlanırken, tsunami başladı. Herşey sular altında kaldı. Biz tüm otel misafirleri, kaldığımız otelin çatısına çıktık. Ne olduğunu tam anlayamadım da zaten. Durmadan fotoğraf çekiyordum.

Tsunami görgüsüzü olarak sürekli fotoğraf mı çekiyordun o sırada gerçekten? İnanamıyorum sana Funda. Salavat getirip kaçacağına Japon turistler gibi oldun yani... Durumun ciddiyetini tam olarak nasıl anladın peki?
Kaldığım küçük pansiyonun çok tonton sahipleri vardı. Yaşlı bir karı koca. Adama sordum ilk, buralarda bu normal mi diye. Valla ben hiç böyle bişey görmedim, hatta babamdan da duymadım diye cevap verince anladım ki, durum gerçekten vahim. Sular çekilip çekilip her seferinde daha yüksek geliyordu. Dua ederek çatılardan çatılara, balkonlardan balkonlara atlamaya başladık. Otel misafirleriyle birlikte ormana kaçtık. Bir köye sığındık. Orada 4 gün kaldık. Sonrasını biliyosunuz zaten. Tam bir facia... Ama vazgeçmek yok. Geri dönmedim. Tayland’da masaj eğitimine gittim.

Eh seni merak eden insanlar çıldırmış olmalı.
Valla ormana koşarken bir taraftan da anneme cep telefonumdan mesaj atmaya çalışıyordum. Ne desem bilemedim. Su geldi mi diyeyim, dalga geldi mi diyeyim... Neyse ben iyiyim merak etmeyin diye bir mesaj atmayı başardım.

Bak kent kültürünün ürettiği teknoloji sayesinde sevdiklerine mesaj atabildin. Doğa karşısındaki çaresizlik hiç bir şeye benzemiyor değil mi? Peki ne değişti Funda? İstanbul’dayken hayalini kurduğun şeylere kavuştun mu?
Haklısın, doğanın gücü karşısında insan kendini üzerine basıp geçtiğimiz yerdeki karıncalar kadar çaresiz hissediyor. Ne değişti; Öncesine göre mütevazi, sade bir hayat bana çok iyi geldi. İnsanlara iyi gelen bir iş yapıyorum.

Aslında İstanbul’daki hayatımıza göre daha somut fayda üzerinden akan bir hayatın var diyebilir miyiz şimdi? İstanbul’daki iş hayatının muğlak, dediydin de dediydim toplantıları yerine bir insanın omuzundaki ağrıyı geçirdiğini, daha dinç ve rahat hissettirdiğini biliyorsun artık? Gerçek fark bu mu?
Evet. Kesinlikle. İnsanlara iyi geldiğimi bilmek bana da çok iyi geliyor. Çıralı’da bu güzelliklerin ortasında bir yaşam verdiği için her sabah Allah’a şükrediyorum... Toprağa basmak beni sarhoş ediyor, tarifsiz bir mutluluk bu, maneviyatım çok arttı. Hayatın kendimce anlamını gerçekten buldum diyebilirim. İnsanları dinlemeyi, duymayı öğrendim. İstanbul’da geride bıraktıklarımı hiç ama hiç özlemiyorum. Ama üniversiteden sonra İstanbul’da yaşamamış, iş hayatında iyi bir kariyer yapmamış olsaydım içimde bir özlem olurdu herhalde. 

Ne yapıyosun sabah kalkınca köyde? Tavuk hep aynı tavuk, inek aynı inek, aynı söğüt gölgesi, bak bak yine aynı deniz diye geçmiyor mu içinden? Darlanmıyo musun arada? Beyoğlu’nda iki yürüyüş yapsaydım şimdi ya da boğazda rakı balık. Doğruyu söyle bana. Tövbe kapısı hep açık biliyosun.
Hiç darlanmıyorum. Gerçekten. Dünyanın her yerinden çok güzel dostlarım var. Ayrıca ne zaman, nereye gitmek istersem gidiyorum. Çünkü kendi zamanımın sahibiyim.

En fazla temmuz ayında 15 gün tatile gelen turistle mi derin arkadaşlıklar kuruyosun Funda? Allah aşkına yapma! Sen hancı onlar yolcu... Bu benim yanlızlığımı daha da artırırdı mesela.
Çıralı’ya gelenler genelde müdavimler, uzun kalıp her sene yeniden geliyorlar. Seneler içinde, çok güzel dostlukluklarım oldu. Benim gibi dışarıdan oraya yerleşmiş olan ve oranın ahalisinden de arkadaşlarım var. Ailem, arkadaşlarım da sık sık ziyaretime gelirler sağolsunlar.

Geliyosun ama İstanbul’a sık sık değil mi?
Kardeşlerimi, arkadaşlarımı görmeye ya da bir konser, festival varsa görmek istediğim, o zaman geliyorum İstanbul’a. Şimdi daha çok keyfini çıkarıyorum aslında İstanbul’un.

Çevren ne dedi peki bu duruma? “Büyük bir şirkette gelecek vaad eden bir arkadaşımızdın ne oldu şimdi sana?” diye sormadılar mı? Mahalle baskısı diyorum. Yaşamadın mı?
Benim için tek sorun olabilecek şey anne ve babamın tepkisi olabilirdi. “Okuttuk, büyüttük bu masaj terapisi de ne şimdi?” diye sorabilirlerdi, ama hiç olumsuz tepki göstermediler. Tam tersi beni mutlu görmek onların da hoşuna gitti çok. Her zaman destek oldular bile diyebilirim. Ayrıca babam da benim için olumlu bir örnektir. O da yıllarca çalıştığı devlet memurluğunu 1 günde bırakıp, hayalini kurduğu tasarım işine girmeye karar vermişti. Bizde bu işler biraz genetik miras anlayacağın. Arkadaşlarımdan ise olumsuz tepki gelmedi. Hatta bazen “Ne güzel biz yapamadık sen yaptın” diye konuşmalar olur aramızda...

Peki “Evlenseydim, çocuk yapsaydım” dediğin olmadı mı hiç?
Hep başka önceliklerim oldu. Kendi hayatım, hayallerim, özgürlüğüm. Birinden sorumluysan özgür de değilsin. O yüzden sırf öyle olması lazım, insanlar öyle bekler diye, kendimle dolu hayatımın içine bir çocuk dahil etmeyi düşünmedim.

Doğa çağırmıyor mu seni üre diye?
Şimdiye kadar gelmedi öyle bir duygu. Aslında çok anacımdır, çocukları da çok severim . İleride yapmadığıma pişman olur muyum? Olabilirim... Her tercih bir vazgeçiş değil mi zaten? Ama birgün istersem, kök salarsam hala yapabilirim, hayatı akışına bırakmayı severim.

Şimdiki gelecek hayalin ne? Neler bekliyorsun hayattan bundan sonra?
Doğanın içinde masaj eğitimleri vereceğim bir yer hayal ediyorum. Ayrıca tarım yapmayı çok isterim. En azından yediğim şeyleri kendim yetiştirmek. Bir de ailemin, yakın arkadaşlarımın, doğayı sevenlerin gelince rahatlıkla kalabilecekleri bir yer yapmak istiyorum Çıralı’da. Masaj yapmaya devam. Masajda kullandığım yağlarımı kendim imal ediyorum. Hepsi çok özel, tamamen doğal farklı farklı yağların karışımı. Belki o işi biraz daha büyütürüm.







Sağol Funda. Akşam daha sakin bir kafayla kayıt cihazımdan bu sohbeti tekrar tekrar dinleyeceğimden emin olabilirsin. Bu arada Çıralı’da arsa fiyatları ne kadardı???

Funda’yla bu keyifli sohbetten sonra Cihangir’deki kırmızı apartmandan çıktım. İster İstanbul’da yığınlar arasında kaybolmaktan ve burada ölmekten korkmuş olsun, isterse denizin, toprağın gerçek çekim gücünün peşinden gitmiş olsun. Funda büyük iş başarmış, cesur bir kadın. Pek çok insanın hayalini kurduğu hayatını, elinin tersiyle itip, yeni baştan yenisini inşa etmeye cesaret etmiş. Kendini gerçekleştirmek için, uzun yollara çıkmış. Oralarda başına gelenlerden yılmamış. Bir insan kendi için daha ne yapabillir ki?
Sıraselviler’den Taksim’in taşkın kalabalığına doğru yürürken, benim komşu balyoz ustası geldi tekrar aklıma. Bir katı yıkabildi mi acaba bunca saattir? Önce yıkıyorsun, sonra tekrar inşa ediyorsun... Eskisini yıkmadan yenisini inşa edemiyorsun... Enteresan.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder