9 Mayıs 2011 Pazartesi

Uyuyalım da unutalım! Uyusun da unutalım! Uyusun da unutsun!



Orhan Üsküner

Salıncakta sallanamam. İki ağaç arasına gerdirilmiş,  söğüt gölgesi hamaklarda koyverip dinlenemem... Otobüs ve uçak seyahatlerimde kontrolü kaybedip, uykuya teslim olduğum ise görülmemiştir. Sallanmanın hiçbir pozisyonunda huzur bulamam.  Izdırap çekerim. Sistemim isyan eder... Kusarım.

Keyifle sallanma tecrübem olamadı hiç. Bunu kime söylesem önce gülüyorlar, sonra da yüzlerinden gölgeler geçiyor. Derin düşüncelere dalıyorlar. Sormuyorum da neden daldınız diye. Ne sorayım ki? Kendimi bildim bileli farkında olduğum şeyi sormanın bir alemi var mı?. “Sallasana beni. Daha hızlı. Daha da hızlı” diyen çocukluk arkadaşlarımı seyrederdim oyun bahçelerinde. Bunu yapabilmenin ne kadar önemli olduğunu biliyorlar mıdır? “Hadi seni çocuk parkına götüreyim, salıncaklara binersin” diyen Saliha ablama derdimi hiç bir zaman tam anlatamadım. Ağladım, tekmeler attım. Gitmedim.  “Aman ne acayip çocuksun” derdi bana. İnanırdım acayipliğime.

Annemin,  ben küçükken bedenime acı verdiren her yaramazlığımdan sonra yaptığı gibi ; sinirle ayağında sallayarak, kendi de sallanarak beni uyutmaya çalışmasının ızdırabını anımsatan hiçbirşeyi bünyem kaldırmıyor. Beni sallayan herşeyde, sallaya, sallana kendimden geçip, teslim olmamı bekleyen sevgisinden usanmış, yorulmuş bir kadının ızdırabını bulurum. Kusarım.

Dün gece de bir o yana bir bu yana yine sallandım durdum yatağımda. Uykuyla, uyanıklık arasında gittim, geldim, sallandım sabah ezanına kadar. Uyuduğumda rüyamda uçuyorum; o balkondan, bu balkona. Sonra hızla düşüyorum boşluklara uyanırken. Sonunda uçuşa, düşe sızmışım.

Uykunun “müşkül“ halidir sızmak. Yalın halde olduğu gibi rahatlatmaz.

Dün gecemin niye çok sallantılı geçtiğini biliyorum aslında. İçimdeki duyguların niye ateş aldığının farkındayım. Haftalık röportajımı yapmak için bir gün önce Şizofreni Dostları Derneği’ne gittim. Sevgili Orhan Üsküner’le çok yoğun 4 saat geçirdik. Dertleştik. Hem kendi için hem de ailesi ve sevdikleri için şizofreniyle yaşamanın bazen ne kadar acı veren birşey olduğunu anlattı bana. Yaptığı güzel yağlıboya, suluboya resimlerine baktık uzun uzun... “Yaptığım resimlerde gözler hep çok donuk di mi?” diye sordu defalarca. Neden öyle düşündüğünü sormamı istercesine. “Yaptığım resimlerde gözler hep donuk. Bak bunda da ne kadar donuk değil mi? Bu gözler benim, bir şizofrenin gözleri işte. Şizofren gözü donuk olur.” dedi sonra.

Ben de annem gibi, Orhan Bey’e sevgimden yorgun düştüm. Ayağımın üstüne alıp, sallamak istedim. Uyusun da dinlensin, sıkıntılarından kurtulsun, azıcık huzur dolsun. O kadar çok sigara içmesin istedim. Uyusun da unutsun. Uyusun, ben de unutayım. Uyusun da unutsun... Şşşşş!

Nerede doğdunuz Orhan Bey? Nasıl bir çocukluk yaşadınız?
Elazığ’ın bir köyünde doğdum. Köy hayatı işte! Fakir, çok fakir bir hayattı bizimkisi.

Çocukluğunuz deyince neler geliyor aklınıza?
Çamurla oynardım hep. Şimdi ben kırda dolaşırdım ya, bir sürü hayvan vardı tabii. Kedi, köpek, inek, keçi... Onların heykellerini yapardım killi çamurdan. Saatlerce yorulmadan çamur yoğurduğumu, kaş yaptığımı, göz yaptığımı hatırlıyorum heykellerime. İlk okuldaki hocam çok beğenmişti yaptığım heykellerimi. 3-4 tanesini almıştı. Taa Ankara’ya kadar da götürmüştü. Birilerine göstermiş neler yaptığımı. Biliyor musun ölene kadar da saklamış o heykelleri. Şimdi ne olmuştur kim bilir heykellerim. Çok güzellerdi. Ben eğitim alsaydım çok büyük bir sanatçı olabilirdim. Şimdi resimler yapıyorum. Bak sana fotoğraflarını getirdim resimlerimin. Hepsi yağlı boya... Al bak. Semazen resimleri yapıyorum. Bu kadın var bir de. Hep aynı kadın. Onu çiziyorum. Ama her seferinde başka başka renklerde resmediyorum. Akademiye gitseydim büyük sanatçı olurdum. Olmadı işte.

Neden başka renklerle çiziyosunuz aynı kadını?
Başka başka geliyor renkleri. Semazenlerim de öyle. Ben renkli görüyorum semazenleri. Rengarenk. Halüsilasyonlarıma öyle yansıyor. Öyle dönüyorlar. Kırmızı, sarı, yeşil... kıyafetleri rengarenk. Gözlerine bak, çok donuk. Bu resimde de var aynı kadın. Bu da kırmızı mavi. Bunlar şizofren gözleri. Donuk olur.

Okul hayatınızdan bahsedelim mi biraz? Köyde mi okudunuz?
İlkokul 3. sınıfa kadar köyde okudum. Sonra hep beraber istanbul’a geldik. Orta 1. sınıfın ilk dönemi bittiğinde, o kış  bir trafik kazası geçirmiştim. Sonra bir daha da okula gitmedim.

Neden? Çok ağır bir kaza olmalı o zaman?
Değil de. Derslerime bir daha kendimi veremedim. İstemedim. “Ben çalışacağım.” dedim babama. Hatta...Birşey söyleyecektim... Ama unuttum. Tam şey edemedim...

Sonra işe mi başladınız?
Evet Beyoğlu’nda bir konfeksiyon atölyesi vardı. Pantolon dikim atölyesi. Orada başladım. Çok sevdiğim de Ermeni bir patronum vardı. Çok babacan bir adamdı gerçekten. Dikilmiş malları dükkanlara taşırdım. Hatta bir seferinde pantronum bana “Oğlum bu pantolonları al, otobüse bin falanca yere götür, kimseye de yerini falan verme çünkü çalarlar malları. Yüke sahip çık. Bak gözüm üzerinde” dedi. Ben de bindim otobüse, oturdum. Sonra, birkaç durak geçince yaşlı bir teyze ve hamile bir bayan bindi. Boş yer yoktu, benim yanıma yanaştılar. Yaşlı teyze bana “ Oğlum yerini ablana versene, rahatsız” dedi. Ben de “Veremem ustam beni izliyor. Kimseye yerini verme dedi” diye cevap verdim. Paranoya o zamandan başlamış.

Çok iş değiştirdiniz mi?
Evet hiç çalışmadıysam 100 kadar işe girip, çıkmışımdır.

Neden o kadar çok. Çalışmak mı istemiyordunuz?
İstiyordum ama inanılmaz bir sıkıntı geliyordu içime. (Uzun bir suskunluk)

Şu anda da var mı o sıkıntı? Gitmek mi istiyorsunuz?
Yok. Ne söyleyeceğimi unuttum.

İşe girdiğinizde, çalışmaya başladığınızda nasıl bir sıkıntı geliyor Orhan Bey?
Tarifsiz bir sıkıntı. Acaip bir şey? Tarif edemem. Kelimelerle tarif edemiyordum ya da yanlış tarif ediyordum. Bir sözü yanlış anlıyordum mesela. Ben bir yerde çalışıyordum en son, işe girdikten 1 hafta sonra gittim patronuma dedim ki; “Bak bende böyle böyle bir hastalık var bana sıkıntı geldiği zaman ben gidiyorum. Sen sakın benim işimi aksattığımı zannetme. Ben bir zaman sonra gelir onu telafi ederim” dedim. O da bana “Tamam abi” dedi. Öylece orada önce yarı zamanlı sonra da tam gün toplam 7 yıl çalıştım.

O zaman şizofreni hastası bir arkadaş çalışmak istiyorsa biraz toleransla sorun ortadan kalkabilir. Kızmak yerine, konuşarak, birbirimizi anlamaya çalışarak sorunların bir kısımını çözebiliriz. Ne dersiniz?
Kaptan olamazsak, tayfa oluruz. İlla ki yapabileceğimiz bir iş vardır bizim de. Mesela ben şizofreni hastasıyım en iyisi olmaya çalışıyorum. Arkadaşlarıma örnek olmaya çalışıyorum. İlaçlarımız var alınca sorunlar azalıyor. Ben kendi hayatımda bunu çok yakın hissettim. Anlayışlı patronlarla hep uzun çalışabildim. Anlayışlı olmak lazım gerçekten. Yoksa bizim hastalığımız yanlızlığı seven bir hastalık. Ama yanlızlık da bizi daha çok hasta ediyor yani. Bizi yanlız bırakmamak lazım.

Hastalığınızın farkına ilk ne zaman vardınız?
Geceleri inanılmaz kabuslar görmeye başlamıştım. Uykuyla uyanıklık arasında oluyor bu. Sonra acayip kuruntular, vesveseler, vehimler. Bizim hastalığımız bu işte; paranoya diyorlar ya hani? Vesvese, vehimler, kuruntular. Aslında hepsi boş. Ama o kadar gerçekmiş gibi yaşıyoruz ki bu vesveseleri, kuruntuları, paranoyaları... Sanki gerçekten varlar.

Doktora nasıl gitmeye karar verdiniz?
Geceleri çok halüsinasyon görmeye başladım. Oda da birileri olduğunu görüyorum ve uzun uzun sohbet ediyoruz. 1973, 77 yıllarıydı Nişantaşı’nda bir mağaza da çalışıyordum; temizlik işine girmiştim. Ayrıca, ikinci el kitap alıp satıyordum. Rumca, ermenice, fransızca, ispanyolca kitaplar. O mağazada çok iyi bir müdürüm vardı gerçekten. Ben bodruma inip, saatlerce çıkmıyordum. Patronum bana “Oğlum ne yapıyosun o kadar saat orada? Çıksana yukarı” derdi. Ben aşağıda dansöz oynatırdım. Ama gerçek gibi. O zamanlar Nesrin Topkapı vardı bir tek. İnan ondan bile güzel oynardı. İnanılmaz güzel bir kadın. Ne figürler yapardı. Nesrin Topkapı’da yoktu öyle figürler inan. En güzel yıllarımdı o yıllar... Başta çok hoş rüyalar görürsünüz zaten bu hastalıkta.

Ama çok güzel bir şeyden bahsediyorsunuz. İnsan bu kadar canlı eğlenemez ki. Ben de heves ettim.
Allah korusun. İnsan çıldırabilir. İlaçlarımız var bizim. Alıyoruz, onlar beni çok rahatlatıyor. Bir de dua ederim çok. Sureleri bilirim. Ezberledim hepsini. Doktorum tavsiye etmişti bir keresinde “Orhan, dua eder misin” diye sormuştu, ben de “Yok ama neden sordunuz” dedim. Doktorum da bana “ Din, ruh sağlığının sigortasıdır” dedi. Öyle başladım dua etmeye. Kendim Alevi’yim ama sünni inancına göre dua kitapları aldım. Geceleri bana çok sıkıntı geliyor. İçsel konuşmalarım çok oluyor. Bu içsel konuşmalar beni çok uykusuz bırakıyor. Gecelerce. O zaman da hastalığım çok ağırlaşıyor. Öyle olunca dua kitabımı alıp - ona göre de bir raf yaptım yatağımın karşısına – öyle onlarca kez tekrar ederim duaları. Sürekli tekrar. Temrin. Ayet-el kursi falan hep ezberimdedir. Sabah kalkınca, temizliğimi yaparım, kahvaltımı ederim sonra da mahallede yürüyüşe çıkarım. O arada dualarımı, Allah’ın isimlerini tekrar ederim hep. Ben kendimle öyle baş edebiliyorum. Sakinleştiriyor. Bunu yazacak mısınız? Kimse pek ciddiye almıyor da...

Siz yazmamı ister misiniz?
Evet. Bilinsin bu da. İlaçlarımızı alıyoruz tabi ama resim yapmak, dua etmek de çok sakinleştiriyor beni. İnsan başına birşey gelince kime sığınır? Allah’a sığınır. Hatta bir ateist arkadaşım bir kez bana söyle demişti, “Ya dün gece ev çok sallandı ama Allah’a şükür hiç birşey olmadı yani”. Herkes illa ki bir şeylere inanmak istiyor. Benim gündüz düşlerim çok olurdu... (Uzun bir sessizlik) Konudan konuya atlıyoruz ama.

Buyurun devam edin.
Bizim ailelerimiz için de çok zor bu hastalık. Hani derler ya “Ölüsü olan bir gün ağlar, delisi olan hergün ağlar” diye. Bizim ailelerimiz de öyle. Çok zor.

Sizin ailenizle aranız nasıl? Sorun yaşıyor musunuz arada?
Çok iyi. Kardeşlerimle de çok iyi. Biz 9 kardeşiz. Bir de anam var 80 yaşında, onunla yaşıyorum zaten. Ben bakıyorum anama. Çok akıl yerinde anamda. Yatalak hasta ama hala bana çok akıl verir. Konuşur benimle. 7 çeşit yemek ezberledim. Hergün birini yapıyorum. Çok şükür karnımız doyuyor. Allah kimine yağlı ekmek verir, kimine de kuru ekmek ama herkes doyar çok şükür.

Orhan Bey sıkıntı geliyor diyorsunuz ya? Nasıl bir duygu bu sıkıntı.
Acaip bir şey. Bende çok gündüz düşleri olur. Olmayan şeyi olmuş gibi görürüm. Birisinin söylemediği bir şey, beni çok yaralayabilir. Çok acı sözler işittim, hiç acı söz söylemedim. İşitmeye  alışkın, söylemeye değildim... Sonsuzluğu idrak ettim ben. Tarifsiz bir sıkıntı. Bizim hastalığımız yanlızlığı seven bir hastalık. Bizler yanlızlığımızı severiz.




Orhan Bey sizi çok yormaz ise bana geceleri uykuyla uyanıklık arasında gördüğünüz kabusları biraz tarif eder misiniz?
Doktorum buna hipnogojik halüsinasyon diyor. Dinsel, güncel, tarihsel görüntüler görüyorum. Çok canlı yaşıyorum ben onları.

İzlediğiniz bir film falan mı tetikliyor paranoyalarınızı?
Herşey tetikliyor. Filmler de var. Bazı programlar var “Yahu nasıl yapmışlar bunu?” diye içimden geçirdiğim. Yarından Sonra, Hazreti Musa On Emir. Ben canlı olarak o filmin ya da sahnenin devamını kendim yaşayabiliyorum. Mesela televizyon seyrediyoruz annemle, o zaman bir ses duysam dışarıdan hemen bu sesi siz de duydunuz mu diye soruyorum. Eğer onlar da duymuşsa sorun yok ama eğer “Yooo ne sesi” derlerse çok fena panikliyorum. Sıkıntı geliyor. Hastalığım azıyor. Öyle şeyler işte. Şizofreniyi şöyle tarif edeyim Bu dünyadaki cennet, cehennem, dram herşey gerçek dışı ama şizofreni gerçek. Benim bir düşüncem var; biz şizofreni hastaları ölünce ne cehenneme ne de cennete gideceğiz. Allah bizi kendi varlığında yok edecek. O da alabildiğine büyük bir nimet. Cennetten de büyük bir nimet. Bu bir hastalık. Benim 20 taneye yakın defterim var halüsilasyonlarımı yazdığım. Yazıya döküyorum.

Orhan Bey, gördüğünüz halisünasyonlar o kadar gerçek ki; duyuyorsunuz, görüyorsunuz, kokluyorsunuz hatta dokunuyorsunuz, tadıyosunuz... Öyle mi?
5 duyuda da halüsinasyon görürüm. En çok olan da melek gibi yüzlü çocuklar, huri gibi kadınlar. Ama o kadar güzeller ki. Melek gibi diyeyim size. Küçük parmak boyunda insanlar var bir de. Eski çağlarda yaşamış, kadınlı, erkekli savaşcılar, mistik sahneler...

Daha çok ne zamanlar geliyor peki?
Daha ziyade geceleri. Örneğin ben geceleri uykuya daldığımda dünyayı hem dışardan hem de içerden seyredebiliyorum. Ay, güneş, yıldızlar bana hem içerden hem de dışardan görünüyor. Seyredebiliyorum. 43 yıldır İstanbul’da yaşıyorum. Her sene en az bir kez İstanbul’un üzerinde uçmuşumdur. Gündüzün bitiminde, gecenin başlangıcında beden terkedişlerim gerçekleşiyor. Gecenin bitiminde, gündüzün başlangıcında ise ruhum bedenime döner. İrademin dışında kendiliğinden olur. Tek rehberim rabbime inancımdır. 88 yılında tedaviye başlamadan bir gece önce korkunç bir karanlık oldu, elim ayağım kilitlendi. Sesim çıkmadı. Vücudumdan bana benzeyen bir vücut çıktı ve yatakta yatan bana baktı. Alabildiğine parlak, güneş ışığı gibi bir ışık hüzmesiyle birlikte semazenler belirip, dönmeye başladılar. Sonra uyandım bir baktım ki yatağımda yatıyorum. Bu bana çok olurdu. Daha sonra bunu çevremdeki insanlara anlattım. Doktora gittik. Testler yapılmaya başlandı. Sonra tedaviye başlandı.

Ne zaman başladı bu hayaller?
Ergenliğimde başladı. Çok tatlı hayaller görmeye başladım önce. Örneğin çirkin bir bayana bakardım, inanılmaz, huri gibi görürdüm onu.

O dönem bu halisünasyonlara kanıp, evlenseydiniz şimdi dizlerinizi döverdiniz.
(Gülüşmeler) Beyin bir oyun oynuyor ki düşün yani. Ama ben de beynime oyun oynuyorum. Ona, şizofreniye yenilmeyeceğim. Bir gün birahanede oturmuşum biramı içiyorum. Bir adam da yaklaştı konuşmaya başladık. Sonra ben şizofreniğim dedim. Adam durdu ve sonra “”Abi hangi örgütten” diye sordu. Sonra sigarayı bıraktı yanımdan gitti.

Peki kapanma durumu nasıl oluyor Orhan Bey?
Ben 23 yıldır aynı doktora gidiyorum. Bir ara doktorum askere gitti ben de başka bir doktora gitmeye başladım. O benim durumumu bozdu. Dışarı çıkıyorum mesela sonra eve dönüp, kapanmaya başlıyorum. Tüm seslerden, insanlardan, bakışlardan rahatsız oluyordum. Sonra doktorum askerden döndü ben kendime geldim. Durumum düzeldi. 23 yıldır aynı doktora gidiyorum. Çok memnunum.

Bu halüsinasyonlara geri dönersek. Çok canlı değil mi hissetikleriniz, gördükleriniz? Etli kemikli.
Bana biri elindeki kağıdı uzatır “Bunu at” der. Elimi uzattığımda yok olur. Mesela bir akşam Balat’tan dönerken, yolda yürüyorum hava kararmaya başlamış. Birden heryer geceye döndü ve semazenler çıktılar, dönmeye başladılar. Sonra gözümü bir kapattım, açtım kayboldular. Doktorumu aradım hemen ve anlattım böyle böyle oldu diye. Doktorum bana “Sen kendini nasıl hissediyorsun” diye sordu. Ben de “Ne demek istiyorsunuz” dedim. “Sen kendini evliya gibi hissediyor musun?” diye sordu. Öyle sakatlıklar da var bizde. Kafayı yediğimi biliyorum ama henüz o kadar değil. (Kahkahalar)

Sizi en çok korkutan, baş edemediğiniz duygular hangisi?
Hepsi gelir.

Ama en çok hangi duygular. Korku?
Evet. En büyük sorunumuz o.

Öfke?           
Çok oluyor ama kimseye birşey yapmam. Ya inanıyorum ki ben ve benim gibi arkadaşlarım ne cehennemdeyiz ne de cennette. Allah bizi kendi varlığında yok edecek.

Bana da çok olur Orhan Bey. Biri bir şey söyler bazen, ben de çok bozulabilirim ona. Halbuki öyle demek istemediğini sonradan anlarım. Siz de nasıl oluyor?
Durumun bozuksa çok olur. Mesela benim çevremde, semtimde insanlar benle dalga geçmez. Sayarlar, severler. Ama Fatih’te, Malta Çarşısı’nda bir amele var o arada “Deli Orhan” diye takılır. Lafı yapıştırırım tabii ben de...

Bakışlardaki donukluk demiştiniz ya. Bu ne demek?
Bizde çok olur. Hastalığımızdan.

Resim yapmak ne demek sizin için? Neler hissettiriyor?           
Kafam bozuksa, sıkıntılarım geliyorsa resim beni sakinleştiriyor. Beğenilen, satan resimler de yapıyorum. Örneğin Van Gogh yaşarken bir resim satamamış ama ben ne yapayım o resimleri? Bana yaşarken satılacak resimler lazım.

Odanızda mı yapıyorsunuz resimleri?           
Benim mabedim odam. Kutsal mabedim. Bizim hastalığımız yanlızlığı seven bir hastalık. Biz çok severiz yanlızlığı. Ben 70’li yıllardaki şarkıları çok severim. Tanju Okan, Ajda Pekkan, Melike Demirağ, İlhan irem, Fikret Kızılok, Kamuran Akkor... Koyuyorum müziklerimi. En çok da Ahmet Kaya şarkıları dinliyorum. Çok severim Ahmet Kaya’yı. Örneğin “Yüreyim yare yare, iz bırakır bin acıya” Doruklara Sevdalandım şarkısında geçer. Hakikaten de yürekleri yare yare olmuş insanlarız bizler. Yaralı insanlarız. Toplumda dışlama, aşağılama çok oluyor. Bilen yardımcı oluyor ama bilmeyen de çok aşağılıyor bizi. Mesela televizyonlarda hiç rastlamazsanız hergün rastlarsınız bizim durumumuza. Başbakan bile hakaret etti mesela “ Hadi canım şizofrenik bunlar” diye. Düşünün yani bir Başbakan bunu yapınca halk ne yapmaz. Derler ya ölüsü olan bir gün ağlar, delisi olan hergün ağlar diye. Başta ailelerimiz bizden çok utanır. Hastalığım için ilaç kullanmaya başladığımda sorardı ailem “ne ilacı bunlar?” diye utanırdım, söyleyemezdim “Mide ilacı falan derdim.” O da sıkıntıya daha çok sokardı beni. Bunalırdım.

Siz 1970’li yllara ait anılarınızı güzel hatırlıyorsunuz. Halen dinlediğiniz şarkılar olsun, çalıştığınız ve sizin dansöz oynattığınız mağaza olsun... 70’li yıllarda mı başladı hastalığınız? Hani hastalığınız ilk başladığında “Hoş rüyalar” görüyordunuz ya? 70’li yıllar hoş rüya yılları mıydı?
Evet. Doğru. Çok güzel gündüz düşlerimin olduğu yıllardı 70’li yıllar. Fikret Şeneş şarkılarını çok severdim. Biz aranjman derdik o şarkılara. Zengin bir dünya vardı o yıllarda. Benim yemeğe, çalışmaya ihtiyacım olmasa başka kimseye ihtiyacım olmaz. Ben şarkılarla, resimle, hayallerimle yaşarım.

Orhan Bey siz nasıl resim yaptığınızda, kendinizi ifade ettiğiniz için rahatlıyorsanız, acaba toplum içinde de hiç çekinmeden ben şizofreni hastasıyım diyebilseniz daha rahat hisseder misiniz? Bunun hastalığınıza olumlu bir katkısı olur mu?
Evet de toplum çok bilinçsiz. Biz tedavi de alıyoruz yani birlikte yaşamakta bir sakınca yok ki. İşte söyledim Sayın Başbakan bile böyle söyleyebiliyor yeri geldiğinde. Bizi daha da zor duruma düşürebiliyor bu durum. Televizyonlarda bir olay olsa hemen şizofreni hastası yaptı bunu diyorlar. Halbuki madde bağımlısı biri yapmış mesela. Tedavisi düzenlenmiş rahatsızlıktan hiç bir zarar gelmez ki. Bize yardımcı olmanız lazım. Ben mesela şizofreni hastası olup, tedavi alan adamdan korkmam, ama sarhoştan korkarım.

Kendinizi ister resim yaparak, ister yazarak, ister konuşarak ifade ettiğinizde rahatlıyorsunuz. Dışlanma korkularınız olmasa, yani dışlayan insanların sizde yarattığı korkular olmasa daha iyi bir hayat sürebilirsiniz.
Biz sınırsız hayalleri olan insanlarız. Bizi daha iyi kullanabilir toplum. Sizler de hayal kurarsınız ama sınırlarınız var. Bizim öyle değil ki... Sınırsız hayal kurabiliriz. Bazen evet fazla olabiliyor bu sınırsız hayal kurmalar, film kopabiliyor ama o da kontrol edilebilir.

Bunu biraz daha konuşalım mı?
Sizlerin duymadığını, görmediğini, hissetmediğini bizler duyar, görür, hissederiz. “Hiç kimsenin farkına varmadığı şeylerin farkındayım. Farklıydım. Farklı olduğumun da farkındayım.” bu da benim sözümdür mesela. Ben ya yanlış anlıyorum, ya yanlış anlatıyorum ya da yanlış anlaşılıyorum... Bir sözüm daha var; “Sonsuz boşlukta üzerinde yaşadığım dünya bir toz zerresi misalidir. O zerre üzerinde insan ve canlı cansız herşey zerrenin zerresidir. Rabbin o zerre misali daha nice alemler yaratmıştır da canlı cansız herşeyi de onların içine sığdırmıştır. İnsan bunları düşününce Rabbinin büyüklüğünü daha iyi anlar. Anlasın diye de insana akıl verilmiştir.” Akıl hastası oldum ama bugüne kadar akılsızca eylemlerde bulunmadım.

Günlük hayatta ne zorluklar var yaşadığınız? Biraz örnek verebilir misiniz?           
Ya mesela bize toplu taşıma ücretsizdir. Arkamızdan çok söylenirler; “bunun ne rahatsızlığı var ki almış bu kartı” derler. Birgün yine otobüse bindim ve bu söylendi arkamdan ben de döndüm “ bee ebe ebbbee be” diye dilsiz taklidi yaptım. Halkubi bilmezler ki biz ne kadar maddi sıkıntılar içinde yaşıyoruz. Cehennem gibi hayatımız. Fakirlikten de olmuş olabilir bu rahatsızlığımız.

Ne alakası var?
Öyle bir görüş de var. Tetikliyebiliyormuş.

Ne bekliyosunuz sokakdaki insandan?
Doğal davransınlar bize. Başka birşey yok. Gölge etmesinler, kötü söz söylemesinler başka şey beklemiyoruz. Bizi mahallenin, köyün delisi yaptılar. Bu doğru değil. Çok ekonomik sorunlarımız var. Rehabilitasyon merkezleri yeterli değil. Oradaki mevcut kadro da bıkmış zaten. Ailemiz bile bıkıyor bizden.

Sevgili Orhan Üsküner’le yaptığım halvet sohbeti bittiğinde içim de sallanmaktan alt üst olmuş durumda çıktım görüşmeden... Bulantım geçsin diye derin nefes alarak, Taksim, Lamartin Caddesi’nden, Harbiye’ye doğru yürümeye başladım. Durmadan içimden içimden aynı şarkıyı söyleyerek; kaldırımlar, trafik lambaları ve Harbiye Ordu Evi’ni geçtim. Ağzım sussa, kalbim devam ediyor şarkıya. Sanki içime Ajda Pekkan kaçtı! Susamıyorum;
Sevda yollarında beyhude gezdim.
Unuttum kendimi, canımdan bezdim.
Bilseydim kalbimi sana vermezdim.
Dertliyim arkadaş haberin var mı?
....

14 Şubat 2011 / Pazartesi.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder