9 Mayıs 2011 Pazartesi

Zeynep nasıl kurtulur?


Türkiye’nin ölçüsüz batılılaşma arsızlığının tam olarak nerede başladığını bilmek, kestirmek zor. Milad, II. Mahmut döneminde mayalanan batı uygarlığı ile ilgili yeni bakış açıları da olabilir, Özal’ın yeni nesil batıcı toplum mühendisliği de. Tartışma yanıbaşımızda yapıladursun belki de bu şekilci batılı olma arzusunu yaratmakta topluma en büyük kötülüğü yine yangını odunlaya odunlaya yorulmayan “bir kısım medya” yapmıştır. Sayısız örnek gazete manşeti geliyor aklıma; “Tüm AB’ye rezil olduk!” “Amerika’yı sallayan müthiş Türk! “ ”Avrupa bu başarıyı konuşuyor!” Bıdı da bıdı, bıdı da bıdı... Kıymetini sistemli olarak batıdan göründüğü haliyle notlamak galiba bizim nedensiz ulusal güvensizliğimizin de en büyük göstergesi. Hele kentsoylulaşma(!) sürecini tamamladığını düşünen bir kesim bu konuda tam bir fenomen. Tüm hayatını neredeyse “Batı batı kıyafetime baksana, bak çok üzülüyorum vizeleri kaldırsana” halinde yaşıyor. 

Günlük hayatımızın en halis Türkiye’li hallerine kadar bunun sayısız örneğini görmüyor muyuz? Küllü sarı saç boyasını henüz yapmış kadın pazara gidiyor ve bir kilo çalı fasülyesi alacak ama pazarcı eksik tartı yapıyor diye analiz/sentez hazır; “Biz Türk’lerden adam olmaz.” ya da yolda kağıt mendil satan küçük bir çocuğun arkasından “Cık, cık, cık...Bizi AB’ye niye alsınlar ki”. Gerekli gereksiz her durumda batı karşısındaki çapraz kur hareketimizi seyretmeyi pek seviyoruz.

Ama nedense bu şirazeden çıkmış batılı olma hassasiyetimizi en gerekli yerlerde bir türlü gösteremiyoruz. Batı hangi değerlerin üzerinde cazibe odağı oldu, oralara pek girmeyi sevmiyoruz. Hatta o zamanlarda batılı olacak yerlerimiz için için acıyor. Sivil toplum örgütlerinde çalışan hak savunucularının Türkiye vatandaşlarıyla ilgili en büyük şikayeti toplumun hiç bir katmanından yeterince destek göremedikleri. Bırakın destek görmeyi, kadına karşı şiddet konusunda planlanmış, izni alınmış bir yürüyüş, bir gösteri bile yeterince ilgi çekmiyor. Ne basında, ne de ilgili olması gereken ahalinin kendi arasında. Herkes kulağını ve kalbini memleketin mağdur insanları için çalışan sivil toplum örgütlerine kapatmış, izdivaç programlarını seyrediyor. Oysa batı dünyasında sivil toplum örgütleri, sistemin inisiyatif alan en dinamik atar damarı durumunda. Toplumu bilgilendiren, eğiten ve dönüştüren en önemli organizasyonları... Bu hale de “Buyurun buradan geçin” diyen yönetimler sayesinde gelmemişler yanlızca. Hak araya araya, yatay örgütlerini büyüte büyüte sağlam demokrasi kültürünün en vazgeçilmez unsuru, batılı kimliğin en önemli parçası haline gelmişlerdir. Yok edilememişlerdir.

Evet kabul etmek lazım ki son 8 – 10 yıldır Türkiye’de sivil toplum örgütlerinin sesi eskiye nazaran daha fazla duyulmaya başlandı. Devlet, sivil toplum örgütleriyle her kademede daha yakın çalışmaya dikkat gösteriyor. Bu benim saptamam değil. Bunu konuştuğum hemen hemen tüm sivil toplumcular, bu durumu ortak bir görüş olarak dillendiriyorlar. Ama iş orada bitmiyor. Oralardan da serpilip, büyütülmüyor. Toplumun her kesiminin bu örgütlere gereken hassasiyeti ve desteği göstermesi gerekli ki, sivil inisiyatif gerçek anlamda görevini yapabilsin.
Sizlerle neden sivil toplum hareketlerinin büyümesi ve en batılı standartlarda gerçek hak savunuculuğu yapılması gerektiği ile ilgili çarpıcı bir örnek paylaşmak istiyorum. Bunun, mağduriyetler konusunda hak aramanın, toplumun kulağını, kalbini açma mücadelesinin neden önemli olduğunu anlatan, çok çarpıcı bir örnek olduğunu düşünüyorum. Hayat bazen insanlara istemeseler de pek çok dert yükleyebiliyor. Bu yüklenmek zorunda kaldıkları dertler yüzünden toplumda uğradıkları ayrımcılık ve damgalanma gerçekten çok ağır. Kendi dertleriyle mi uğraşsınlar yoksa bizim önyargılarımızın, bilgisizliğimizin faturalarıyla mı? Yani sözde değil özde batılı gibi örgütlenmenin önemini anlatmak istiyorum.







Zeynep, uzun yıllardır HIV ile yaşayan insanların uğradığı hak ihlallerine karşı, hak savunuculuğu yapan bir sivil toplumcu. Onu kendi uyanışına, başkaldırısına götüren ağır hikayesini hepimiz için dinledim. Anlamaya çalıştım. Bir kadının her konuda nasıl mağdur edilebildiğinin, mağdur bir kadından nasıl bir kahraman şovalye ortaya çıktığının hikayesi bu.

17 yaşında sevmediğin birisiyle nasıl evlendirildin Allah aşkına? Gördüğüm kadarıyla çok dişli, cesur bir kadınsın. “Hayır!” diyemedin mi?
Ben çok mutaassıp bir aileden geliyorum. Öyle anne baba kararına çok da bir şey söyleyemiyorsun benim geldiğim yerde. En azından o dönem öyleydim. Öyle yetiştirildik. Ailem istedi ısrar etti ben de uydum.

Eşini daha önceden tanıyor muydun? Ailen nasıl verdi bu kararı?
Aileler görüşüyorlardı, tanışıyorlardı zaten. Ben de tanırdım eski eşimi. Benden 10 yaş büyük, abi diyerek büyüdüğüm birisiydi. Ya aslında benim o dönem bir erkek arkadaşım vardı ve ona çok aşık oldum. Kendi yaşlarımda birisiydi. Ne olur ki işte, okuldan eve kadar beraber yürümeler. Okul kantininde tost yemeler falan. Ama ailem bunu öğrenince çok tepki verdi. Özellikle de annem; “Bu kızı bir an önce baş göz edelim yoksa bu oğlana kaçar” falan diye düşündü.

Ne fantazi ama. Nerden çıktı bu kaçma olayı ki?
Yakın çevremizde böyle bir kaç olay olmuştu o zamanlar. Kocaya kaçan kızlar olmuştu. Annemler de kendi aralarında, arkadaşlarıyla bunları konuşuyorlardı. Onaylanmayan, sonu mutlak hüsranla bitecek ilişkiler olarak görüyorlardı bu kaçma olaylarını. Benim de bir arkadaşıma aşık olduğumu duyunca annem çok korktu zannediyorum.

Türk annelerinin bitmeyen Nuri Alço korkusu. Ya okul? Sen öğrenciydin o zamanlar di mi? “Ben okuyacağım” demedin mi?
Babam bu karma kız erkek okunan okullara hiç iyi gözle bakmazdı. Kız erkek birlikte okursa akılları karışır diye düşünüyordu. Okuldan 5 dakika geç dönsem olay çıkıyordu. Anlayacağın okumak pek de huzurlu birşey değildi bizim ailede.

Sonra nasıl kabul ettin evlenmeyi?
Hem annem hem de eski kayınvalidem çok ısrar etti bir kez görüşmem, konuşmam için. “Göreceksin çok iyi olacaksın, çok mutlu bir evliliğin olacak” diyorlardı sürekli. Eski eşim de “İlla Zeynep gibi biri olsun, bana bulacaksanız öyle bir kız bulun” deyip dururmuş zaten.

Eh tabi kart kedi fındık faresi severmiş! Bayılmıştır sana.
(çok güzel bir kahkaha atıyor Zeynep) Doğru valla ama ben o kadar emindim ki olamayacağına bu işin. O eminlikle onların evinde bir odaya çekildik birlikte. Annemler içeride oturuyor falan... Biz sohbet etmeye başladık.

Ne konuştunuz?
Ondan bundan havadan sudan. Hiç içimin almadığı bir sürü konuşmalar işte. Sonra kayınvalidem odanın kapısını açtı ve nasıl konuşup anlaştınız mı? Tamam mı? Diye sordu. Bende o kadar içten ve tatlı bu soruya karşılık evet tamam diyi verdim.

Nasıl yani? Hani emindin olamayacağına? İçinin almadığı konuşmalar yaptıydınız? 17 yaşında bir kızın idraksizliği ve cahil cesareti gibi geldi bu bana.
Valla öyle oldu. 17 yaşındayım. Anneme hayır demek gibi geldi sanki kayınvalideme hayır demek. Çok da iyi kalpli, yumuşak bir kadındır. Çok severdim kendisini.

“Kendini bilen, cici aile kızı “ duygularının esiri oldun yani?
Senin dışında yazılan sana ait bir yazgı gibi sanki. Başka bir pencere yok ki kafamda. Evlendirilirsin. Evin, ailen ve çocuğun olur... Bir yıl nişanlı kaldık eski eşimle.

Isındın mı adama zamanla?           
Bir yıl boyunca ne elini tuttum ne de yanağımdan öptürdüm. Kaba saba, içimin almadığı bir adam işte. Yani istediğim şeyin bu olmadığını biliyordum aslında. Emindim.

Peki ne istediğinin farkında mıydın?
Hayır.

Asıl sorun bu, ne istediğini bilmemek galiba. Farklı bir gelecek hayalinin olmaması. Katılır mısın?           
Aslında okuluma devam etmek ve çok aşık olduğum o gençle evlenmek, en azından flört edip, tanımak isterdim. Ama o gün durduğum yerden imkansız gibi görünüyordu her ikisi de. Neyse nikah günü geldi çattı. Sabah uyandım ve dedim ki “Amanın ben bugün evleniyorum. Bu yatakta, babamın evinde son uyanışım. “

Nasıl bir duyguydu bu? Biraz açsana.
Koca bir hiçlik. Anlamsızlık. Boşluk. Hiç birşey hisetmiyordum. Öğleden sonra kuaförde karnıma büyük bir sancı girdiğini hissettim sadece.

“KAÇ ZEYNEP KAAAAAAÇ! KURTAR KENDİNİ!”... diye bağırasım geldi şimdi!
(Gülüşmeler) Sonra nikah masasına oturdum. Evlendim. Ertesi sabah da balayına gittik.

Hemen balayına geçme. Ne oldu ilk gecende? Elini bile tutturmadığın adamla gerdek geceni merak ettim.
İnan o kadar heyecanlandım ve korktum ki o geceye ait hiç birşey hatırlamıyorum. Balayında, bir süre sonra fark etmeye başladım o işin ne olduğunu.

Anladım. Bir genç kızın hayatında ne değişiyor evlendikten sonra? Sosyal statü mü değişiyor?
Spor papuçlarımı çıkardım, topukluları giydim. Kayınvalidemle birlikte, yaş ortalaması 60 olan kadınlarla, kabul günlerini dolaşmaya; hayırlı olsuna gelen hanımları ağırlamaya başladım. Bulaşık yıkadım. Yemek yapmayı öğrendim. Sabah eşim işe gitti, akşama kadar onu bekledim. Görümcemle ve kayınvalidemle birlikte ev oturmalarına gittim.

Eşinle aran nasıldı bu arada? Mazbut ev erkeği oldu mu o da?
Valla hiç bir zaman kafalarımız tam uyuşamadı, ama asıl sorunlar hamileliğim sırasında ve bebeğimiz olduktan sonra başladı. Herşeye karışıyordu. Bulaşık makinesi öyle yerleştirilmez, böyle yerleştirilir. Patlıcan siyah değil beyaz poşete konur... Her ne yapsam bin bir huzursuzluk, kavga... Birlikte yemek yediğimiz zamanlarda önümden ekmeğimi, tabağımı kendi önüne çekip, ‘’Senin yemek yemen bile bana batıyor’’ demeler falan...

Bunun neden olduğunu hep merak etmişimdir. Koca koca adamlar ilk çocukları olduktan sonra böyle ergenlik triplerine girebiliyorlar. Bunu çok duydum. Sence kıskanıyorlar mı eşlerini?
Evet sanırım öyle. Kadınlar çocukları olduktan sonra çok fazla bebek merkezli yaşıyorlar. Bu da erkekleri hafif dışlanmış hissettiriyor galiba.

Kucağında bebek gördüğü her kadını anası mı zannediyorlar yani? Üstüne 2. çocuk doğurulan evin ilk çocuğu gibi... Bu arızanın kaynağı kendi anaları gibi geliyor bana. Eee sonra?
Bu arada hamileliğimin 4. ayında, eşimin vücudunda kırmızı kırmızı yaralar açılmaya başladı. Bir cildiyeciye gittik. Doktor bizi muayene ettikten sonra eşimin frengi olduğunu söyledi. Onun ne demek olduğunu tam bilemediğim için soru sormaya başladım. Doktor bunun cinsel yolla bulaşan bir hastalık olduğunu ve bebeğime geçme ihtimaline karşı benim de eşimle birlikte penisilin iğneleri olmam gerektiğini söyledi.

Ne yaptın o an?
Hiç bir şey. Eve döndük. Eşim çok ateşlendi yatak döşek yatıyordu. Ben de alnına sirkeli bezler koyarak ateşini düşürdüm.

Yahu hesap sormadın mı? “Adam, ben 4 aylık hamileyim bu iş nasıl oldu’’ falan diye? Çatlatma adamı Zeynep.
Kayınvalidem ve kayınpederim geldi çok bağırıp çağırdılar ona. Sözler verdi. Yeminler etti bir daha olmayacak diye. Ama sonra yine kasık biti, mantar, belsoğukluğu... Her şeyi yaşattı bana. Aşırı alkol alıyordu, bir de kumar. Maaşını alır, aynı gece gider, her kuruşunu kumarda kaybederdi. Ama öyle böyle değil. O kadar dayanılmaz hale gelmişti ki, anlatamam. Ama hep annesi araya girip, beni ikna etti.

Sen de bu kayınvalideye çok takmışın bak, söyleyeyim... Benim bildiğim gelinler hiç böyle değildir. Anlat, nasıl bıraktın bu adamı?
Eh işte bir gün sabrım taştı ve çok büyük bir kavgadan sonra babamı aradım. Gelip, beni ve bebeğimi aldı götürdü gerisin geriye eve. Sonra bir daha da hiç görmedim.

Ne hissettin eşinden kurtulduktan sonra?           
Büyük bir rahatlama. Hemen iş aradım ve buldum. Hayatımı rayına koymaya başlamıştım. Şahane bir iş. Sekreterlik yapıyordum. Hayata tekrar gelmiş gibiydim. Ama sonra maalesef hızla kilo kaybetmeye başladım. Nedensiz yere inanılmaz kilo kaybediyordum. Başta hoşuma bile gitti bu. Ama sonra boğazımda kocaman yaralar açılmaya başladı. Normalde yutkunurken tükürüğümüzü de yutarız ya, o benim için inanılmaz bir eziyete dönüşmüştü. Halsizlik. Bulabildiğim heryerde uyumayı istiyordum. Hastanelerde haftalarca kaldım. Testler testler testler hiç ama hiç bir şey çıkmıyordu.

Nasıl yani, kan testlerin normal miydi onca belirtiye?
Hayır, kan değerlerim normal referans aralıklarının çok uzağında çıkıyordu, ama nedenini bulamıyorlardı bir türlü. Üniversite hastanelerinde yapılmadık test, deşilmedik yerim kalmadı... Her seferinde eve geri yollanıyordum. 2 gün sonra tekrar hastaneye ambulansla getiriliyordum. Artık ayakta duracak halim kalmamıştı. Boğazımdaki yaralar geçti ama bu sefer de nefes alamıyordum. Oksijen maskeleri bile kar etmiyordu. Tam tersi nefesimi daha fazla kesmeye başlamıştı o oksijen maskesi. Son gidişimde, o halde, hatta daha da kötüleşerek 1 ay kadar kaldım hastanede . Yok. Çaresizlik içinde o test, bu test devam ediyorlar araştırmaya.

Kimsenin aklına gelmedi mi HIV testi yapmak?
Gelmedi. Sonunda bir ay sonra bir doktor hanım akıl etmiş de, HIV testimi yaptırmış. Her zaman o doktoru şükran ve minnetle anarım. Hayatımı kurtardı.

Nasıl ilettiler sana? Nasıl öğrendin?
Valla o sabah her zamanki gibi uyandım ve sağlık ekibiyle selamlaşmaya başladım. Aslında ben selam veriyordum ama onların hepsinin yüzü bir acayip. Daha doğrusu yüzüme bakmıyorlar. Hele bir tanesi, benden kan alacaktı, yine söylene söylene, eldivenlerini sinirle ellerine geçirip, “Bir daha kimseye dokunmayacağım” gibi bir laf etti. Aklıma gelmez ki o tuhaf davranışların sebebinin ben olduğum. Sonra HIV testini yaptırmayı akıl eden doktor beni çağırdı ve durumu izah etti. HIV testimin pozitif çıktığını söyledi. Ben anlamadım tabii. “Yani o ne demek ?” diye sorduğumu hatırlıyorum. Alçak bir sesle “Yani AIDS’’ dedi.

Nasıl bir duygu bu? O anı çok merak ediyorum. Neler hissettin?
Biraz dinlenmek ister misin? Hadi birer kahve alalım...  
Bir haber programında seyrettiğim şey aklıma geldi ilk olarak. Gizli kamerayla çekilmiş bir görüntü. Hayat kadını kılığına girmiş bir gazeteci otobanda önünde duran otobüs şoförüyle pazarlık ediyor. Hemen arkasından da ama ben AIDS’liyim diyor. Şoför de ona “Ben senin AIDS’ini yiyim anam. Boşver, bana bir şey olmaz” diye cevap veriyor. “Ama ben hayat kadını değilim ki” dediğimi hatırlıyorum. O zaman tabii hiç bir şeyden haberim yok. Bu hastalığın sadece hayat kadınlarında, eşcinsellerde ve yabancı turislerle yatan erkeklerde olduğunu düşünüyordum. Öyle duymuştum. Benimle ne alakası var diye düşündüm. Sonra doktor hanım bana; “Sakın korkma, HIV, tedavisi olan, kontrol altında tutulabilen kronik bir hastalık” gibi birşeyler diyordu. Sadece “Korkma, ölmeyeceksin!” dediğini duydum. “Ölmeyeceksin. Düzeleceksin. Korkma ölmeyeceksin. İyi olacaksın. Saçma sapan şeyler yapmana gerek yok. İyi olacaksın...” Hastanede uykuya dalmışım ondan sonra. Sabah babam başımı okşayarak uyandırdı beni. “Korkma kızım” dedi. Annem, babamla ben hastaneden eve geldiğimizde daha aydınlık diye salona güzel bir yatak yapmış. Beni bekliyordu. Sarıldık.

Doktorun odasından çıktığında “Uyumaya gittim” dedin ya. O arada, yani odadan çıkıp, yatağına gidene kadar geçen sürede neler geçti aklından?
“Ben en iyisi intihar edeyim” dedim. Ama sonra doktorun “Saçma sapan bir şey yapmana gerek yok” demesi aklıma geldi. Çocuğumu düşündüm. Öylece uyumuşum.

O anki krizi çok doğru yönetmiş o zaman doktorun.
Evet. Aynen de öyle... Sonra tekrar uzun uzun sohbet etti benimle. “Korkma, ben HIV konusunda çok tecrübeliyim. Diğer uzmanlık alanlarındaki doktor arkadaşların pek haberi yok bu konulardan. Sana ne söylediysem o olacak” dedi bana. “İyi olacaksın!”

Tedaviye başladınız? Sonrasında neler oldu?
Evet. 15 kilo vermiş, ayakta duramayan ben, 2 ay sonra arkadaşlarımla pikniklere, çocuğumla alışverişe gitmeye başladım. Sonra bir internet sitesinde Türkiye’deki diğer HIV pozitif arkadaşlarla tanıştım. Örgütlendik ve kendi derneğimizi kurduk. 2004’ten beri de HIV pozitif kişilerin uğradığı hak ihlalleri konusunda aktif olarak çalışıyorum.

Cehaletimi mazur gör Zeynep’cim ama bana HIV ile yaşamanın tam olarak ne olduğunu tane tane anlatır mısın? Ölümcül olmadığını vurguluyorsun sürekli mesela, bu doğru mu?
Evet doğru. Bunu ben söylemiyorum, konunun uzmanı tüm doktorlar ve WHO (Dünya Sağlık Örgütü) söylüyor. WHO uzun zaman önce HIV’i ölümcül hastalıklar listesinden çıkardı. HIV, şeker hastalığı gibi, tansiyon gibi kronik bir hastalıktır diye tanımlandı. Yani tedavini düzenli alırsan sıradan bir insanın ömrüne sahip oluyorsun. HIV, bağışıklık sistemini etkileyen bir virüs. Eğer düzenli tedavi alırsan virüs vücutta kontrol edilebiliyor. Yani bağışıklık sistemin bundan etkilenmiyor. HIV negatif bir insan gibi kaliteli yaşıyabiliyorsun.

E o zaman bizim kafamızdaki kötü, ölümcül AIDS’li imgesi tamamen yanlış.
Evet. 1996’dan beri kullanılan yeni jenerasyon antiretroviral ilaçlarla, mesele çok önemli ölçüde halledilmiş durumda. Hatta yeni, çok daha yeni, basit tedaviler de geliştiriliyor. Dedim ya şeker hastası nasıl insülin yapıyorsa, tansiyon hastaları nasıl düzenli ilaç kullanıyorsa bizim de durumumuz aynı... Bu senin bahsettiğin ve herkesin de kafasında olan AIDS’li imgesi tamamen ÖNYARGI (Bu önyargı sözünü büyük harfle yazar mısın acaba)? Bu içi tamamen boş önyargılar, HIV’le yaşayanlara en büyük kötülüğü yapıyor. HIV’in bulaşı yolları çok net: Korunmasız cinsel ilişki, çok kişi tarafından kullanılan damar içi enjeksiyon, yani kan yoluyla, ve anneden bebeğe. Ama anne eğer durumunu bilirse ve gerekli tedbirleri hekimiyle birlikte alırsa bebeği büyük, çok büyük bir oranda HIV negatif doğuyor.

Biraz yavaş gidelim mi? Kafam gerçekten karıştı benim. Sen konuya hakimsin ya çabuk çabuk geçiyosun. Benim anlayacağım gibi anlatabilir misin? HIV düzenli tedavi edildiğinde ölümcül bir rahatsızlığa dönüşmüyor dedin. Bulaşı yolları tanımlı dedin. Anne HIV pozitif olsa bile bebeğinin HIV negatif olma şansı çok yüksek dedin.
Aynen. Eğer zamanında müdahele edilirse, risk çok çok az. Ya biz hastalığımızı etkisiz, zararsız hale getirdik, ama insanların kafasındaki tamamen saçma önyargıları yenemiyoruz. Oysa HIV öpüşmekten, sarılmaktan, aynı bardaktan su içmekten, el ele yürümekten, beraber uyumaktan, korunmalı cinsel ilişkiden geçmez. Batı gerçekten bu konuda büyük bir mesafe kat etti. Üzerine alınma ama biz toplum olarak bu konuda kendimizi eğitmeme konusunda çok inatçıyız. Korkularımızın, gerçeğin önüne geçmesine çok kolay müsade ediyoruz. Birleşmiş Milletler, son raporunda aynen şunu diyor: HIV konusundaki önyargıları, yanlış anlaşılmaları, damgalamaları, ayrımcılığı ne kadar çabuk halledersek, o kadar çabuk HIV’i ortadan yok ederiz. Konuşursak, korkmazsak, bilgilenirsek bulaşının da önüne geçeriz.

Gene koşmaya başladın. Ne demek konuşursak, korkmazsak bulaşının önüne geçeriz?
Yani ben senden beni dışlarsın diye korkmadan durumumu sana söyleyebilirsem; sen de benimle birlikte yaşamanın ikimize de bir zarar getirmeyeceğini bilirsen sorunu çözeriz demek. Karşılıklı olarak meseleyi bilir, birbirimizi korursak, hiçbir sorun olmadan yaşamayı öğreniriz demek. Bu da yeni bulaşıları önler demek. İnsanlar HIV testini yaptırmaktan niye korkuyor? HIV ile enfekte olmayı ahlaksızlık, pozitif sonuç almayı mutlak ölüm zannettiği için. Hayır öyle değil. Bu herkesin başına gelebilen bir kronik hastalıktır ve doğru tedavi ile ölümcül değildir.

Kol kola yürüyelim, başarırız diyorsun yani? Bir şeyi çok merak ediyorum Zeynep, seni 17 yaşında istemediğin birisi ile evlendirdikleri ve başına gelenlerden bir anlamda “Sorumlu“ oldukları için ailen sana bir şeyler söyledi mi? Bunun özürü senden dilendi mi?
HIV ile yaşamanın bana kattığı en önemli şey; hayatta kimseden, kendin için birşey beklememeyi öğrenmek oldu. Mutlu hayatın sırrı, kendi ayaklarının üzerinde durmayı öğrenmek ve varlığına sahip çıkmak. Ne eşimle, ne de ailemle hesaplaşmak bana bundan sonrası için olumlu bir katkı yapmaz. Geçmişi geri getiremem. Ama güzel bir gelecek kurabilirim.

Katharine Hepburn’ün çok sevdiğim bir sözü var; “ İnsan, zaman geçtikçe anlıyor ki; kendi kayığını kendin çekmezsen hiçbir yere varamıyorsun.”

Dernekte size danışanlar kimler?           
Sokakta kim varsa bizim dernekte de onlar var. HIV, toplumun belli bir kesimin hastalığı değil ki. Bizim danışanlarımız her kesimden HIV pozitif insanlar. Öğretmen, ev kadını, polis, doktor, imam, öğrenci, zengin iş adamı... Genç, bebek, yaşlı aklınıza hangi sınıftan, hangi meslek grubundan insan geliyorsa bizim dernekte de onlar var işte.

Hangi konularda yardımcı oluyorsunuz danışanlarınıza?
Biz HIV’le yaşayanlara, yakınlarına ve konuya duyarlı insanlara piskolojik, hukuksal danışmanlık veriyoruz. Toplumdaki önyargılar tabii ki HIV ile yeni enfekte olmuş insanların da kafasında var. “Biz ne zaman öleceğiz?” diye geliyorlar. Onlara gerçekleri anlatıyoruz. “Tedavini düzenli al ve hayatına bıraktığın yerden, aynen devam et. Hiç birşey olmaz” diyoruz.

“Hayatına aynen devam et. Hiç birşey olmaz!” Bu herşeyi özetliyor tabii.
Gelecekten ne bekliyosun Zeynep? Mutlu gün hayalin ne?
Çocuğumun büyüyüp, kendi ayaklarının üzerinde var olmasını... Ve benim de torunlarına bakan ton ton bir büyükanne olmamı bekliyorum. İnşallah görecem o günleri. Bir de HIV ile yaşayanlara yapılan saçma, cehalete dayanan ayrımcılığın ortadan kalktığını görmek...

Seni öpebilir miyim? Bu öpücük bana çok şey öğrettiğin ve algılarımı değiştirdiğin için bir şükran öpücüğü.

20 Mart 2011

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder