Eskiden, çok da eski olmayan zamanlarda insanlar, kökü derinlerde çınarlar gibi kendi atalarının yaşadığı yerde doğar, kuşaklar boyunca üst üste ölürdü... Bu makbul bir şey sayılırdı. Taşramın ahalisi, dostluğuyla, düşmanlığıyla sargındı, kocaman yün yumağı gibi.
Derken, derken göçler oldu sabah erken... Önce birbirinin geçmişine tanıklık eden kocaman aileler küçüldü sonra da top oynadıktan sonra kan ter içinde su isteyip, kana kana içtiğimiz “su veren mahalle teyzelerimiz” yok oldu hayatımızdan. Artık dedeler başka yerde biz bir yerde...
Para tüfek, umutlar sırtta uzaklaştık birbirimizden. Herkes bir yana; okumaya, ekmek parasına, güvenli ve ayrımcılığa uğramayacağı daha mutlu bir yaşam hayaline doğru savruldu gurbetlere. Sonunda sığışamadığımız, itiş tepiş nefes almaya çalıştığımız büyük şehirlere boşaltıldık.
Kökünden sökülmek bizi mutsuz etti... Kimliksiz ve tanıksız bıraktı. Güvenimiz gitti, yabancı toprakta yeniden filizlenmeye çalışmaktan. Küçücük kaldık.
Büyük şehirlerin, büyük dertleriyle uğraşmaya kimimiz alıştık; kimimiz ise umut şehirlerinin kapısından içeri girmeyi bekliyor hala. Ruh hallerimiz de bozuldu bu sıkış tepişten. Güvene doğduğumuz zamanlar, çengele asılı. Eskilerle yeniler itiş tepiş, bağıra çağıra alışmaya çalışıyorlar, yeni nesil büyük kentli yaşama.
Geçtiğimiz günlerde, çok yakın dostlarımla birlikte onların yakın dostlarının evindeydik. Bir ara söz taşradan ve taşralı olmaktan açıldı. Sıcak ekmek kokan, güzel hikayeler. Taşrada düğün, yılbaşı, bayram... Yakın dostlarımın bir arkadaşı bana döndü ve “ Eh tabii benim böyle bir anım yok, ben sizin gibi taşralı değilim, İstanbul’luyum” deyi verdi. “Ben de seninle yan yana hizalanmaya meraklı değilim de işte kader ve beceriksiz İstanbul’lular utansın. Bizi buralara gelmeye mecbur bıraktınız.” deyi vermişim artık! Yalan mı Allah aşkına? Yoksa kibirini taştan çıkaran bir kısım ari ırk düşkünüyle bir arada ne işi olur insanın? Memlekete kebap lazım oldu, biz yaptık, yemelere doyamadınız. Oturmaya ev lazım oldu biz inşaa ettik, oturdunuz. Memleketi yönetecek Başbakan lazım oldu biz çıkardık, alkış tuttunuz... Ama iş taşralı olmaya gelince, ah benim eski Beyoğlu’m, vah benim eski Piyer Loti’m... Alın size en hasından karşı ayrımcılık.
Neyse, Türk insanının hiç bitmeyen yol hikayesi ve onun tepişmeli halleri ne zaman sonlanır bilemem ama bazen bu göçten özellikle çok çok memnun olduğum zamanlar olur. Tüm zorlukların ve aşağılamaların üzerinden atlaya atlaya İstanbul’a göç etmiş, bu şehri kendine mekan tutmuş şahane bir kadınla sohbet ettim geçen gün. O kadar özel bir kadın ki insan onunla geçen zamanın nasıl aktığını bilemiyor. Romantizm akımının en büyük şairi olarak anılan Lord Byron’un “ Aşk, kızamık gibidir. Hayatta geç karşına çıkarsa ölümcül olabilir.” sözünü de unutmadan sohbetime başlıyorum. Türkiye’nin toplaşma yeri İstanbul’un bana en yeni dostum olarak sunduğu Mari Eskici ve onun hikayesi taktimimdir...
Senin soyadın Eskici mi?
Evet eskici. Zakaryan’dı Eskici oldu.
Niye değiştirdiniz soyadınızı?
Eh tatsız olaylar olmuş Diyarbakır’da. O soyisiminden kurtulmak istemiş dedemler. İş bulamamışlar. Esnaflık yapamamışlar Zakaryan soyisimiyle... O dönemde dedem için kötü oluyormuş, o da kurtulmak istemiş ve Eskici yapmış.
Şimdi bana bir başından anlatsana. Sen Diyarbakır’lısın. Hep orada mı yaşamış ailen?
Evet. Çok eski Diyarbakır’lı ailelerdeniz biz. Hatta soyumuzun çok ama çok eskilere kadar Diyarbakır’a dayandığını söylerdi büyüklerimiz.
Senin çocukluğunun Diyarbakır’ı nasıldı peki?
Çok güzeldi. Herkes birbirini tanırdı. Babaannem ticaret yapardı. Yemek pişirirdi düğünler için, davetler için. Suriye’den gelen kuru kahveyi kavurup, satardı. Çok becerikli bir kadındı. Ben de ona çekmişim daha çok. Anneannem daha prenses idi. Babaannem daha böyle hayatın içindeydi, yaşam mücadelesi verirdi. Terziydi aynı zamanda, yorgan da dikerdi... Babamı da öyle kendi emeğiyle okutmuş.
Dedenle nasıl tanışmışlar peki?
Dedem önce bir hanımla evlenmiş ama ilk eşi ölünce 3 çocukla dul kalmış. Dedem bir gün eve geliyor işten ve ilk eşini ölü buluyor evde. Birşeyler olmuş herhalde ama boşver girmeyelim oralara... Babannem de öyle. Önce bir evlilik yapmış ama eşi alkolik ve 2 kızıyla o da çok kötü durumda. İşte görmüşler birbirlerini ve sevip evlenmişler. Bu dediğim 1920’ler. Ben tüm aile büyüklerimi tanıdım Rasim. Yetiştim onlara.
Diyarbakır bir Ermeni aile için nasıl bir yerdi? Neler hatırlıyorsun?
Diyarbakır’ın yerlisiyle bir sorunumuz olmazdı. Güzel bir yerdi.
Rahatça kendi dilinizi konuşabilir miydiniz?
Yook. Kendi aramızda evet konuşurduk ama Ermeni olmayan biri gelince hemen Kürtçe’ye dönülürdü. Bizim evler, taş evlerdi. Mutlaka avlusu olurdu. Orada otururduk, sohbetlerimizi de Ermenice ederdik. Ama Ermeni olmayan bir komşumuz geldiğinde hemen susardık ve Kürtçe konuşmaya başlardık. Kötü karşılanırdı Ermenice konuşulması... O dönem türkçe çok az bilinirdi zaten. Özellikle de sonradan müslüman olan eski Ermeni’ler çok sinir yapardı Ermenice konuşulmasına.
Neden?
Yeni din değiştirenler yeni dinine ve diline çok bağlı oluyorlar, hatta en çok onlar takip ederdi kim Ermenice konuşuyor diye. Sorun çıkarırlardı. Daha fanatik oluyorlardı. Yeni yeni inanmaya çalışırken çok katı olabiliyorlardı. Mesela eski müslümanlar o kadar katı değillerdi gerçekten. Çok hoşgörülü olurlardı bile diyebilirim.
Bu “mühtedi /dönme” ahali eskiyle bağını tam ve koşulsuz olarak kopartmadıkça huzur bulamıyor diyebilir miyiz? Çevresinde, kendi kişisel tarihini hatırlatacak hiç bir şeye tahammül edemiyor... Bunu anlamak gerçekten zor değil mi?
Çok olaylar yaşandı Rasim. Biz çoğu zaman müslüman gibi yaşamak zorunda da kaldık. Bizim gibi yüzlerce Ermeni ailesi de müslüman gibi yaşarmış gibi göründü. Bodruma iner, dua eder, ıstavroz çıkarır sonra yukarı çıkar Bismillahirrahmanirrahim derdik. Bunlar yaşandı yani. Hatta öyle olurdu ki iki Ermeni bir araya gelince bile birbirine karşı şüpheyle yaklaşırdı. “Ya tam müslüman olduysa?” diye. Tehlikeli insanlar olabiliyordu sonradan olma müslümanlar. Kraldan daha kralcı.
Ama adın herşeye rağmen Mari’ydi? Baban cesur adammış.
Evet babam eğitimli bir adamdı. Benim abimin adı Aram, ablalarımın adı Seta, Silva... Babam şöyle derdi; hayatta her koşulda mücadele var. Ben en azından çocuklarımın adını hristiyan ismi koyayım.
Sen kürtçe de biliyorsun o zaman?
Evet evet... Benim Kürtçe’m çok temiz, güzel bir Kürtçe’dir. Kulağa çok hoş gelir.
Diyarbakır Kürtçe’si yani. İstanbul Türkçe’si gibi değil mi?
Aynen
Ermenice?
Çok az... Konuşurum da o kadar istediğim kadar değil. Ben Ermeni okuluna da gidemedim malesef. İstanbul’a gelince bizi Ermeni okuluna almadılar. Okul müdürü “Siz Ermeni değilsiniz, siz Kürtsünüz.” demiş babama. Almamış bizi.
Nasıl yaaaa? Diyarbakır’da Ermeni’siniz diye İstanbul’a gelmek zorunda kaldınız, İstanbul’da da Ermeni okulu sizi Kürtsünüz diye okula almıyor!
Babam çok üzülmüştü. O zamanlar bu işler karışıktı. İki göbek önce anneannesi Ermeni olan müslüman birisi de çeşitli nedenlerle “Ben Ermeni’yim, benim çocuğumu okulunuza alın.” derdi. Siyasi işler... Kurunun yanında yaşta yanıyordu tabii. Bunları şimdi açma!
Çocukken arkadaşlarınla oyun oynarken, sorun çıkar mıydı Ermeni olduğun için?
Hiiiiç. Hiç olmadı öyle şeyler. Daha çok büyükler yapardı öyle şeyleri. Ben nohut tozu çok severdim çocukken. 5-6 yaşlarındaydım. Dedemle çarşıya gider, nohut tozu alırdık. Ben de güzel çocuktum herhalde. Böyle yeşil gözlü, beyaz tenli falan... Çok severlerdi beni çarşıda alışveriş edenler. Birgün komşularımızdan bir amca beni dedemle gördü ve sevdi. Sonra hemen “ Eh ben bir abdest tazeleyeyim. Ne de olsa haram kemik” dediğini hatırlıyorum. Dedem çok üzülmüştü, babama anlatmıştı olanı. “Demek bizi haram görüyorlar hala. İnanmıyorlar bizlerin de insan olduğumuza...” demişti. Biz haram kemiktik onlar için. Bunlar yaşandı. Dedemin üzüntüsünü hala hatırlıyorum.
Baban ne iş yapardı mari?
Matematik öğretmeniydi babam. Sonra lise müdürlüğü yaptı. İstifa etmek zorunda kaldı tabii milli eğitimden.
Neden istifa etti baban?
Maraş’daydık sonra Diyarbakır’a geldik... Duyuldu Ermeni olduğu. O dönem Ermeniler devlet kapısında çalışamazdı yani. Olmazdı. İstifa ettirdiler.
Halk mı baskı yaptı?
Yok devlet. Devlet zorladı. Halk severdi babamı. Bizim evimize imam da gelirdi, öğretmenler de gelirdi... Hala görüştüğümüz insanlar vardır. İlişkilerimizi kopartmadık çoğuyla.
Sonra ne iş yaptı baban?
Esnaflık yaptı. Çeşitli işler işte.
Ne hissetmiştin?
Çok acı be Rasim. Babaannem babamı çok güç şartlarda okutmuş. Ne emek, ne emek. Ama babam annesinin bu emeği karşılığında ona bir şey verememiş. Buna çok üzülürdü. Derdi ki “Ağaca su verirsin, bir zaman sonra ağaç sana meyve verir. Ben anneme emeğinin karşılığını veremedim.”. Çok üzüldü okuldan, öğretmenlikten ayrılmak zorunda kalınca.
Sonra İstanbul’a geldiniz ve sen Ermeni okuluna alınmadın.
88’de geldik İstanbul’a. Ben 11 yaşındaydım. Evet ben Ermeni okuluna Kürtüm diye alınmadım.
Ya biraz konuşalım mı bunu? Gerçekten bunu anlamadan ileri gidemeyiz, tıkanırız gibi geldi bana; ismi Mari olan birini Ermeni okulundaki yöneticiler neden “Sen Kürtsün, Ermeni değilsin” diye okula almazlar dı?
O zaman çok modaydı Ermeni olmak. Çünkü, Avrupa’da çalışma vizesi, Amerika’da kolay çalışma imkanları falan Ermeniler için çok kolaydı. Çok kolay demeyelim de daha kolaydı yani... Öncelik verilirdi. Ondan çok insan Ermeni olmaya karar vermişti. O yüzden de okul çok ince eleyip, sık dokuyordu. Her “ben Ermeniyim” diyen ailenin çocuğunu almıyordu okula. Cemaatten çok iyi referansların olacak, ondan sonra belki. Bizim de tanıdık falan ne gezer İstanbul’da? Babam devlet işinden ayrılmak zorunda kalmış, Diyarbakır’da haram kemik diye iş tutamamış ve İstanbul’a sığınmış bir adam.
Bu doğru mu Mari?
Bundan 20 sene öncesinden bahsediyoruz. Türkiye şimdiki gibi zengin bir ülke değildi. Okumuş insanı bu kadar yoktu. Gerçekten yaşandı bunlar. Hatta benim yeğenim, yani abimin kızını ermeni okuluna yazdırmaya gittiklerinde yine almamışlar, kabul etmek istememişler babam da ağlayarak masaya yumruğunu vurmuş ve demiş ki “ Hanımefendi, bir köpeğin köpek olduğunu nasıl anlarsınız, havlayınca değil mi? Bir kedinin kedi olduğunu nasıl anlarsınız, miyavlayınca değil mi? Ben de Ermeni’yim Ermenice öğrenmek, konuşmak benim çocuklarımın da hakkı. Bundan 20 sene önce bunları söyleyemedim. Çocuklarımı okula kabul etmediniz. Ama şimdi söylüyorum.” Onun üzerine okul kabul etti yeğenimi. Şimdi Evita çok güzel Ermenice konuşuyor. O Ermenice konuştukça babam ağlıyor. Keşke dedem de görebilseydi yeğenimin Ermenice konuştuğunu.
Sen okudun mu Mari?
Liseyi bitirdim. Sonra istemedim okumak. Ne olacak diye düşündüm aslında... Babam okudu da ne oldu işte ortada. İşinde barınamadı. Ben ne olacaktım? Bir avukat olmak isterdim aslında. Ama sonra düşündüm, avukat olsam bizim cemaatten birisinin kiracısı çıkmayacak da onu takip edeceğim. Olacağım o kadar.
Neden avukat olarak sadece sizin cemaatle mi çalışman gerekiyor? Müslümanlar sana iş vermez mi?
O zamanlar öyle düşünmüştüm işte. Düşünsene o zaman etrafında herkes Ermeni. Azınlık bir cemaatin içindesin. Ne olacak ki diye düşündüm.
Öyle düşünmeye bir anlamda zorlandın. Peki çalışma hayatı nasıl başladı?
Ben 13 yaşımda, bir fermuar fabrikasında çalışmaya başladım. Kendi paramı kazanmanın keyfine o zaman, ta o yaşta varmıştım. Haftalık alırdık. Bir hafta ayakkabı aldım kendime, bir hafta çanta, bir hafta aileme yardımcı olurdum güzeldi. Patronlarım da çok şeker insanlardı. Hala hayatımdadırlar, dostlarımdır yani... Sonra Ortaköy’de bir kafe’de çalışmaya başladım. Kahve yapardık. Türkiye’de gerçek anlamda ilk esspreso’yu yapan yerdi. Espresso yapardık. Aman ne güzel para verdi bana inanamazsın. Gözlerim yerinden uçmuştu. Dedimya babaanne mesleğimdir benim kahvecilik. Çok tutkulu olduğum bir işti gerçekten. O mis gibi kokusunu duya duya kahve yaparsın. Hala hayalimde vardır kahve açmak. Sabahları kahve kokuları içinde müşterilerimi ağırlamak. Birgün yapmak istiyorum.
Sonra bu güzel mekan açıldı? Adı da “Mekan” buranın. Nasıl oldu bu iş?
Ya bir gün hatta hatırlıyorum ramazan ayının ilk günü Beyoğlu’nda yürüyordum. Çok susamıştım. Şöyle biraz aralık bir sokakta soğuk birşeyler içeyim istedim ve bu sokağa geldim. Bir maden suyu istedim. İşte onu içerken bu dükkanı gördüm hemen yanda. O anda da “Burası mutlaka benim olmalı” diye düşündüm. O kadar heyecanlandım ki camekana burnumu yapıştırıp, saatlerce burayı seyredip, hayaller kurdum. Sordum soruşturdum ve sonra öğrendim ki burası bir pizzacıymış ve sahipleri de devretmek istiyorlarmış. Hemen yanında bittim o kapanan pizzacının eski sahibinin. Anlattım kendimi. Çok istiyorum burayı dedim. Pek çok dostumun adını verdim referans diye... O da aramış, o isimler, sağolsunlar çok güzel şeyler söylemişler benim için hatta birisi demiş ki “Ne olur canım? Alt tarafı 6 aylık kiranı veremez. Onu da biz öderiz merak etme”. Ama bende sahiden de para yok. Sonra dünya güzeli ve tatlısı ortaklarımı aradım. Anlattım. İkna ettim. Giriştik bu işe... Hatta bir ortağım bana dedi ki “Mari buranın efsane olmasını istiyorum”. Oldu biliyor musun? Ne evlilik teklifleri yapıldı burada. Ne iş ortaklıkları kuruldu. Ne güzel günler, özel günler kutlandı...
Kavga?
Ah tabii o da var. Ben sabah çok erkenden kalkar alışveriş yaparım. Balık pazarına gider, pazara gider, Eminönü’ne gider her şeyi taze taze alır gelirim. Arkadaşlarımla birlikte tüm yemekleri hazırlarız. Mezeler, ara sıcaklar, zeytinyağlılar. Bak ellerime, sebze doğramaktan ne haldeler. Günde 10-12 saat çalışırız bazen. Ama o kadar güzel bir duygu ki buradan mutlu ayrılan dostların güzel sözleri. Herşeye değer.
Ya sen inanılmazsın. Buraya ilk geldiğim akşamı hiç unutamıyorum. İster tanıdığın olsun isterse daha önce hiç görmediğin. Herkesle inanılmaz güzel, komik sohbetler yapıyorsun. Nasıl oluyor bu?
İnan laf olsun diye değil. Gerçekten seviyorum insanları burada ağırlamayı. Ortağım da benim gibi çok neşeli. O da uyuyor bana, biz kaynatıyoruz burayı. Ben şuna yürekten inanıyorum; kimse bir yere nasıl gittiğini hatırlamaz. Kapıdan nasıl içeri girdiğini de hatırlamaz. İş stresi, aile meseleleri... Kafada çeşit çeşit dert, sorun, meşgale. Ama bir restoranda iyi vakit geçirirse oradan nasıl çıktığını çok iyi hatırlar. Ben de bunu yapıyorum. İnsanları iyi uğurluyorum.Yeniden gelmek ister. Ben de bunu yapıyorum. Burada güzel, hoş sohbetler yapıyorum. Kendi ellerimle yaptığım yemekleri ikram ediyorum onlara. Bana da çok iyi geliyor sohbet... Biliyor musun Rasim. İnsanlar çok yanlız. En burnundan kıl aldırmayan insan bile bir güzel laf atmaya, bir içten sohbete muhtaç. Bunu ben kendimden bilirim. Bakanlar ağırladık burada, ne profesörler, ne şirket genel müdürleri ne işçiler, ne esnaflar, ne gazeteciler... Buradan çıkarken mutlu oluyor insanlar. Kocaman, sınıfsız, mutlu bir ailenin parçası olup, gidiyorlar buradan. ‘’Yeniden gelin” diyorum. “Gelin. Aman yine gelin.”. Geliyorlar.
Kah şarkı söylüyorsun, kah masaların üzerine çıkıp fıkra anlatıyorsun. Masalara laf atıyorsun... Nereden geliyor bu özgüven?
İnsan evine gelen misafiri eğlendirmek ister ya ben de öyle yapıyorum. Misafirlerime güzel zamanlar yaşatmak için şarkılar söylüyorum. Eğlendiriyorum onları. Bak sana bir şey anlatayım; geçen sene Van’a Ahtamar kilisesinin açılışına gittim. Ayin oldu orada. Aman ne kadar güzeldi... Arkamda yaşlı bir hanım taa Arjantin’den açılışa gelmiş. Kiliseye girmek için merdivenleri çıkıyoruz ama, o hanım zorla çıkıyor. Dedim ki “Yardım edeyim mi?”. Bana ne dedi biliyor musun? “Ah be kızım, bu merdivenleri çıkarım sorun değil de şu çalan müzik o kadar güzel ki kalbim dayanmıyor. Söyle sussunlar. Dayanamıyorum bu duygunun güzelliğine artık” . İnsanlar güzel şeyleri yaşadığında hiç unutamaz. Başka tonda ama burada bizim Mekan’da yaşanan duygu da aynı duygu. Yüreğinde hissedeceği ve unutamacağı kadar iyi vakit geçirmek. Babaannem bana hep derdi ki “Kızım terzi olacaksan elinde kumaş titresin. En iyisi ol”.
Ben de iyi bir esnaf olmaya çalışıyorum. Çok önemlidir esnaf olmak. Hala tüm alışverişlerimi bilmem kaç yıllık pazarlardan, bakkallardan, küçük marketlerden alırım. Esnaf severim ben. Esnaf olmayı da severim. Dışarıdan baktığında vitrinden görünen, seyredilen bir esnaf olmak çok güzel bir şey benim için. Sıcaklıktır. Güven verir.
Diyarbakır’a gittin mi sonra hiç?
Evet. Çok gittim. Çok güzel Diyarbakır. Ben doğuyu severim. Doğunun uçsuz bucaksız bozkırını severim. Ben oyum.
Bu arada sen niye evlenmedin Mari? Senin gibi akça, pakça, güzel gözlü, maharetli bir kadını nasıl yanlız bıraktılar?
Olmadı işte.
Nasıl olmadı? Sen mi arıza çıkardın ilişkilerde?
Yok be anaaaam nerede. Ben erkeğime çok iyi bakarım ha! Çok şanslı olur benimle evlenecek insan bunu da biliyorum. Ama ben de çok sevilmek istiyorum.
Peki Mari seninle telefonda bu görüşmeyi yapacağımızı konuşurken bana bir şey söyledin. “Ermeni olmak eskiden makbul değildi ama şimdi tam tersi” dedin. Ne demek istedin bununla? Hrant Dink olayı mı değiştirdi pek çok algıyı ne dersin? İnsanların kalbi mi açıldı birbirine?
Valla insanlar değişti Rasim. Çok bilinçlendi. Artık birbirini kırmamak için daha çok çaba gösteriyor. Türkiye çok gelişti, eskiye oranla inanılmaz zenginleşti. Eğitim yükseldi. Bunlar etkiledi... Bana çok arkadaşım “Siz olmalısınız, hep birlikte beraber yaşamaya devam etmeliyiz” derler. Hep sevgi görüyorum artık.
Pek lütufkar arkadaşların varmış mari. Eksik olmayın demedin mi? Bunda egemen ideolojinin bir başka tonu, 2011’e ayak uydurmuş hali yok mu sence?
Yoo onlar çok inanarak söylüyor bunları. Büyüklük taslayarak değil gerçekten. Hatta bazen takılırım onlara “ Aman be evlenecem bir Hasan ya da Hüseyin’le. Yeter bu küçük cemaat içinde koca beklediğim” derim. Onlar da bana “Sakın ha sizden tohum hep olsun. Siz burada hep var olmalısınız. Sen bir Ermeniyle evlenip, Ermeni bir çocuk yapmalısın” derler.
Bu korkular içine işlemiş gibi geldi bana. Korkmakta da haklı olduğunu düşünüyorum doğrusu. Peki bu Ermenistan’la kötü giden, zaman zaman gerilen ilişkiler senin günlük hayatını ne kadar etkiliyor burada? Amerikan Senatosu’nda her yıl gelen soykırım tasarısı falan... Seni o dönemde etkiliyor mu?
Hiiiç. Hiç etkilemez. Ben buralıyım. Bu toprakların kızıyım. Kim beni korkutabilir ki? Sen bakma, bu işler daha serin kanlı düşünülür oldu artık. Türkiye’de insanlar daha sakin... Biz hep birlikte çok mutluyuz. Bunu kimseler bozamaz.
Sabah Polyanna’yı mı okuyup, geldin buraya Mari’ciğim?
Ben hayatımda hiç yurtdışına çıkmadım. Bu memleketten başka da memleketim yok. Rakı severim, Türk Sanat Müziği dinlerim... Sana sigara böreği kızartayım mı? Acıktın mı?
Eh tamam, yerim o zaman... Ama çayda isterim yanında.
İşte sevgili Mari’yle sohbet böyle bitti. Çıtır çıtır sigara böreği ve çay. Sonra da Mari’nin tatlı, güler yüzlü fotoğraflarını çekmeye başladım ... Görüşürüz bozkırın güzel çiçeği.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder