
Saat sabahın beşbuçuğu: Otobüsüm,
Kars Şehir Otogarı’na nihayet varıyor. Düzensiz aralıklarla yanyana dizilmiş kerpiç
otogar binaları, sabahın mahmurluğunu üzerinden atmaya çalışan yolcularla dolup
taşıyor. Yün battaniyelerle yapılmış şişman hurçlar, kalın kemerlerle sıkı
sıkıya bağlanmış valizler, büyük boy Vita karton kolilerine sıkıştırılmış
hayatlar, telaşla otobüslere yerleştiriliyor. Gidenler, gidenler, gidenler…
Hiç dönüş yok gibi.
Elimde valizim, otogarın çıkışına yakın bir yere doğru uykusuz adımlarla yürüyorum. Yeni görev yerim olan Digor’a gitmek için Kars Özel İdaresi’ne bağlı hususi aracın beni almasını beklemeye başlıyorum. Sobalarda yanan odunlara eşlik eden tezeğin dumanı tüm şehri kaplamış; hafiften genzim yanmaya başladı bile. Umarım bu iç yakan ve göt donduran sabah ayazının ortasında daha uzunca bir süre beklemek zorunda kalmam. Devlet hizmetinin ihmale gelmeyeceğini bilecek kadar tecrübeli bir memur olarak, yeni görev yerimin ilk günlerinde döşümü yel almasını ve beni yataklara düşürmesini hiç istemem. Soğuktan kıpkırmızı kesilen ellerimi yün kazağımın içine doğru çekiyorum. Isınmak giderek zorlaşırken, sabırsız, koyu bir sinir hali de heryerimi kaplıyor. “Ne zaman gelecek bu otomobil? Bari sıcak bir çay içseydim şuralarda!” diye söyleniyorum kendi kendime… Uzaktan ağzına kadar saman yüklü eski bir kamyonetin, otogarın girişinde belirdiğini görüyorum. “Bu şeyin şehrin yolcu otogarında ne işi var? Memleketin her manada daha fazla nizama ihtiyacı var” diye söyleniyorum kendi kendime.
…
Bir saattir eski Dodge
kamyonetin saman yükünün en tepesinde yolculuk ediyorum. Zaten zor nefes alan
bu külüstür, sağanak yağışın kaba şekillerde oyup, ortada bıraktığı tüm
çukurlara girip, çıkarken daha da zorlanıyor. Gözüm, sık sık yanımda saman
balyalarına dikkatlice sıkıştırdığım, içinde görev emrimin de olduğu yaşlı
tahta valizime takılıyor. Yer yer kenarlarından çatlamış, cilası kalkmış ahiretliğimi
18 yıl once ilk görev yerime gitmeden hemen once almıştım. Artık hem o hem de
ben emeklilik öncesindeki son görev yerimize doğru ilerliyoruz
Kamyonetin şoförü, aşağıdan olanca
gücüyle Digor’a varmamıza daha yaklaşık yarım saatlik yolumuz olduğunu söylüyor.
Oralı olmuyorum. “Devletin 657’ye tabii memurunu saman balyalarının üzerinde
hoplata hoplata taşımak neymiş gösteriririm ben ona! Bunu Digor’a varınca
Kaymakam Bey’le mutlaka konuşacağım.” diye söyleniyorum kendi kendime. Sözleşmeli
işçilerin, 657’ye tabi memurlara bitmeyen zulmü diye düşünüyorum. Neyse, saatler
ilerledikçe ısınan havadaki taze kekik kokusu, yol boyunca yüzüme yüzüme vuruyor.
Hafiften ısınan içimdeki koyu öfke de biraz olsun dağılıyor.
Yolda gördüğüm koyunların,
taze tezeklerin yanında geviş getiren öküzlerin, tarlada çapa yapan iki büklüm
kadınların, söğüt gölgelerinde oturan adamların ve altları çıplak bebelerin
meraklı gözlerle bana baktığını fark ediyorum. Devletin her türlü hizmetine aç
bu ahali için yepyeni bir merak konusu olduğumu ve akşam köy kahvesinde uzun
uzun beni konuşacaklarını biliyorum. Yerine tayin edildiğim, eski hizmet
memuru, erken yıpranma nedeniyle emekliye ayrılınca, Belde Tophanesi’nde uzun
zaman Devlet Top’u kadrosu boş kalmış. Ben de son aktif görev yerim olan Muş’un
Bulanık ilçesinde, Merkez Komutanlığı’nda görev yapan bir baş çavuşla mesai saatlerimin
ve Tophane hizmet binasının dışında, açık arazide halvette yakalandığım için
açığa alınmıştım. Ağır görev kusuru nedeniyle, uzunca bir süre Ankara’da Merkez
Top’u olarak kızağa çekildikten sonra, Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle
tekrar aktif göreve iade edildim.
Anlayacağınız “Yeter Söz Milletindir” hareketinden ben de eski düzen
mağduru olarak ziyadesiyle faydalandım. Çok şükür. Böylece hem Digor’un mağdur
erkekleri hem de ben özlem duyduğumuz mutlu günlere kavuşmak üzereyiz artık.
Yani benim gelişim belde ahalisi için mühim birşey.


Yolda bir ara duruyoruz.
Kamyonetin şoförü ve yanındaki iki adam küçük hacetlerini gidermek için yol
kenarı boyunca diziliyorlar. Ben de çok sıkıştım! Ama yanlarında hizalanamam
ki! Allah rahmet eylesin, anacığım çok titiz kadındı. Her çişim geldiğinde
“hacetini oturararak gider. Son damla düşene kadar da kalkma sakın!” demesi
aklıma gelir. Bu nedenle de küçüklüğümden buyana asla ayakta işeyemem. Tıkanır
kalırım. Çocukken, ayakta işeyen erkek çocukların yanında çok müşkül durumlara
düşmüşlüğüm vardır. Adım da o zaman Top Halil’e çıktı zaten. Hayatım boyunca da
kurtulamadım bu “hop hop halil, top halil” lakırdısından. Sonraları bu mahlasın
resmi görev evrakımda bile geçeceğini
nereden bilirdim? Neyse daha fazla dayanamayacağım artık. Utanç dolu bir kazaya
sebebiyet vermemek için, kamyonetin tepesinden aşağı iniyorum. Heryerim tenime
iğne gibi batan sarı samanlarla doldu. Üzerimi ellerimle temizlemeye
çalıştıktan sonra, özür dileyerek yavaşca bir ağacın arkasına geçiyorum.
Pantolonumu ve herzaman devletin resmi topuna yakışır vaziyette çamaşır
sularıyla kaynattığım bembeyaz iç donumu dikkatlice aşağı kadar indirip,
çömeliyorum. Cennetin tüm kapılarının açıldığı an gibi; büyük bir rahatlama
hissi yavaşca heryerimi sarıyor. İnatçı son damlanın da düşmesini beklerken
gözüm kamyonetin ön tarafından ağzındaki cigarayı derin derin içine çeken
bıyıklı, çelimsiz, kara suratlı adama takılıyor. Bana bakıp, yanındakilere
sırıtarak birşeyler anlatıyor. Çalıların arasından beni daha iyi görebilmek
için başını hızlı hareketlerle bir saga bir sola oynatıyor. Gülüşmeleri
aramızdaki mesafeye rağmen gayet rahat duyabiliyor… Bu gülüşü iyi bilirim.
Kendimi bildim bileli, yani neredeyse 40 yıldır hayatımın değişmez fon
müziğidir bu kahkahalar. Ama artık utanmıyorum, geceleri “neden ben?” diye de
ağlamıyorum. Devlet beni resmi top olarak himayesine alıp, ilk görev yerime
tayin ettiğinden beri, barıştım artık. Huzur buldum. Bir de herşeyi devletten
bekleme derler!
Son damla da düştükten sonra
gayet zarif hareketlerle kalkıyorum çömeldiğim yerden. Yüzüm gergin, sol kaşım yukarda,
doğruluyorum. Sırtım dimdik. Donumu ve pantolonumu büyük bir gururla yukarı
çekiveriyorum. Münasebetsiz şeyler! Minik adımlarla tekrar yerime, saman
balyalarının üzerine kuruluyorum. O yorgan iğneleri gibi heryerlerime batışan
dev saman yükü sanki benim tahtı mekanım olmuştu. Kalan yol boyunca yine Prenses
Süreyya geldi aklıma. Şah’la evlenmelerinin üzerinden 2 seneden fazla zaman
geçmesine ragmen henüz bir çocukları olamamıştı. Ancak gazetelerde, mecmualarda
çıkan kusur Süreya’da dedikodularına
rağmen o Şah’ın yanında, dizinin dibinde idi. Devleti en mükemmel şekilde
temsil etmeye devam ediyordu. Kusuru varsa da şah ona sahip çıkıyordu. Kabul
edip, bağrına basmıştı menekşe gözlü karısını. O da benim gibi alnına çalınan
lekeyi devletin şefkatli suyunda yıkamış ve kendini halkının hizmetine adamıştı…
Çıkan muhteşem düğün
resimlerinin hepsini kestim, bir kutuda saklıyorum uzunca zamandır. Ara sıra
yatağımın üzerine özenle dizer, uzun uzun bakar, hayaller kurarım. Tacını,
menekşe gözlerini, bembeyaz gülümsemesini, 600 elmasla donatılmış ihtişamlı
gelinliğini seyrederim… Halkın sevgilisi Süreyya. Şefkatli gözlerle valizimi yokluyorum.
Havada yine o taze kekik kokusu var. Saçlarımın tepesinde tatlı tatlı esiyor. 
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder