29 Temmuz 2012 Pazar

Digor Tophanesi








Saat sabahın beşbuçuğu: Otobüsüm, Kars Şehir Otogarı’na nihayet varıyor. Düzensiz aralıklarla yanyana dizilmiş kerpiç otogar binaları, sabahın mahmurluğunu üzerinden atmaya çalışan yolcularla dolup taşıyor. Yün battaniyelerle yapılmış şişman hurçlar, kalın kemerlerle sıkı sıkıya bağlanmış valizler, büyük boy Vita karton kolilerine sıkıştırılmış hayatlar, telaşla otobüslere yerleştiriliyor. Gidenler,  gidenler, gidenler…
Hiç dönüş yok gibi.


Elimde valizim, otogarın çıkışına yakın bir yere doğru uykusuz adımlarla yürüyorum. Yeni görev yerim olan Digor’a gitmek için Kars Özel İdaresi’ne bağlı hususi aracın beni almasını beklemeye başlıyorum. Sobalarda yanan odunlara eşlik eden tezeğin dumanı tüm şehri kaplamış; hafiften genzim yanmaya başladı bile. Umarım bu iç yakan ve göt donduran sabah ayazının ortasında daha uzunca bir süre beklemek zorunda kalmam. Devlet hizmetinin ihmale gelmeyeceğini bilecek kadar tecrübeli bir memur olarak, yeni görev yerimin ilk günlerinde döşümü yel almasını ve beni yataklara düşürmesini hiç istemem. Soğuktan kıpkırmızı kesilen ellerimi yün kazağımın içine doğru çekiyorum. Isınmak giderek zorlaşırken, sabırsız, koyu bir sinir hali de heryerimi kaplıyor. “Ne zaman gelecek bu otomobil? Bari sıcak bir çay içseydim şuralarda!” diye söyleniyorum kendi kendime… Uzaktan ağzına kadar saman yüklü eski bir kamyonetin, otogarın girişinde belirdiğini görüyorum. “Bu şeyin şehrin yolcu otogarında ne işi var?  Memleketin her manada daha fazla nizama ihtiyacı var” diye söyleniyorum kendi kendime.

Bir saattir eski Dodge kamyonetin saman yükünün en tepesinde yolculuk ediyorum. Zaten zor nefes alan bu külüstür, sağanak yağışın kaba şekillerde oyup, ortada bıraktığı tüm çukurlara girip, çıkarken daha da zorlanıyor. Gözüm, sık sık yanımda saman balyalarına dikkatlice sıkıştırdığım, içinde görev emrimin de olduğu yaşlı tahta valizime takılıyor. Yer yer kenarlarından çatlamış, cilası kalkmış ahiretliğimi 18 yıl once ilk görev yerime gitmeden hemen once almıştım. Artık hem o hem de ben emeklilik öncesindeki son görev yerimize doğru ilerliyoruz

Kamyonetin şoförü, aşağıdan olanca gücüyle Digor’a varmamıza daha yaklaşık yarım saatlik yolumuz olduğunu söylüyor. Oralı olmuyorum. “Devletin 657’ye tabii memurunu saman balyalarının üzerinde hoplata hoplata taşımak neymiş gösteriririm ben ona! Bunu Digor’a varınca Kaymakam Bey’le mutlaka konuşacağım.” diye söyleniyorum kendi kendime. Sözleşmeli işçilerin, 657’ye tabi memurlara bitmeyen zulmü diye düşünüyorum. Neyse, saatler ilerledikçe ısınan havadaki taze kekik kokusu, yol boyunca yüzüme yüzüme vuruyor. Hafiften ısınan içimdeki koyu öfke de biraz olsun dağılıyor.

Yolda gördüğüm koyunların, taze tezeklerin yanında geviş getiren öküzlerin, tarlada çapa yapan iki büklüm kadınların, söğüt gölgelerinde oturan adamların ve altları çıplak bebelerin meraklı gözlerle bana baktığını fark ediyorum. Devletin her türlü hizmetine aç bu ahali için yepyeni bir merak konusu olduğumu ve akşam köy kahvesinde uzun uzun beni konuşacaklarını biliyorum. Yerine tayin edildiğim, eski hizmet memuru, erken yıpranma nedeniyle emekliye ayrılınca, Belde Tophanesi’nde uzun zaman Devlet Top’u kadrosu boş kalmış. Ben de son aktif görev yerim olan Muş’un Bulanık ilçesinde, Merkez Komutanlığı’nda görev yapan bir baş çavuşla mesai saatlerimin ve Tophane hizmet binasının dışında, açık arazide halvette yakalandığım için açığa alınmıştım. Ağır görev kusuru nedeniyle, uzunca bir süre Ankara’da Merkez Top’u olarak kızağa çekildikten sonra, Demokrat Parti’nin iktidara gelmesiyle tekrar aktif göreve iade edildim.  Anlayacağınız “Yeter Söz Milletindir” hareketinden ben de eski düzen mağduru olarak ziyadesiyle faydalandım. Çok şükür. Böylece hem Digor’un mağdur erkekleri hem de ben özlem duyduğumuz mutlu günlere kavuşmak üzereyiz artık. Yani benim gelişim belde ahalisi için mühim birşey.


Yolda bir ara duruyoruz. Kamyonetin şoförü ve yanındaki iki adam küçük hacetlerini gidermek için yol kenarı boyunca diziliyorlar. Ben de çok sıkıştım! Ama yanlarında hizalanamam ki! Allah rahmet eylesin, anacığım çok titiz kadındı. Her çişim geldiğinde “hacetini oturararak gider. Son damla düşene kadar da kalkma sakın!” demesi aklıma gelir. Bu nedenle de küçüklüğümden buyana asla ayakta işeyemem. Tıkanır kalırım. Çocukken, ayakta işeyen erkek çocukların yanında çok müşkül durumlara düşmüşlüğüm vardır. Adım da o zaman Top Halil’e çıktı zaten. Hayatım boyunca da kurtulamadım bu “hop hop halil, top halil” lakırdısından. Sonraları bu mahlasın resmi  görev evrakımda bile geçeceğini nereden bilirdim? Neyse daha fazla dayanamayacağım artık. Utanç dolu bir kazaya sebebiyet vermemek için, kamyonetin tepesinden aşağı iniyorum. Heryerim tenime iğne gibi batan sarı samanlarla doldu. Üzerimi ellerimle temizlemeye çalıştıktan sonra, özür dileyerek yavaşca bir ağacın arkasına geçiyorum. Pantolonumu ve herzaman devletin resmi topuna yakışır vaziyette çamaşır sularıyla kaynattığım bembeyaz iç donumu dikkatlice aşağı kadar indirip, çömeliyorum. Cennetin tüm kapılarının açıldığı an gibi; büyük bir rahatlama hissi yavaşca heryerimi sarıyor. İnatçı son damlanın da düşmesini beklerken gözüm kamyonetin ön tarafından ağzındaki cigarayı derin derin içine çeken bıyıklı, çelimsiz, kara suratlı adama takılıyor. Bana bakıp, yanındakilere sırıtarak birşeyler anlatıyor. Çalıların arasından beni daha iyi görebilmek için başını hızlı hareketlerle bir saga bir sola oynatıyor. Gülüşmeleri aramızdaki mesafeye rağmen gayet rahat duyabiliyor… Bu gülüşü iyi bilirim. Kendimi bildim bileli, yani neredeyse 40 yıldır hayatımın değişmez fon müziğidir bu kahkahalar. Ama artık utanmıyorum, geceleri “neden ben?” diye de ağlamıyorum. Devlet beni resmi top olarak himayesine alıp, ilk görev yerime tayin ettiğinden beri, barıştım artık. Huzur buldum. Bir de herşeyi devletten bekleme derler!

Son damla da düştükten sonra gayet zarif hareketlerle kalkıyorum çömeldiğim yerden. Yüzüm gergin, sol kaşım yukarda, doğruluyorum. Sırtım dimdik. Donumu ve pantolonumu büyük bir gururla yukarı çekiveriyorum. Münasebetsiz şeyler! Minik adımlarla tekrar yerime, saman balyalarının üzerine kuruluyorum. O yorgan iğneleri gibi heryerlerime batışan dev saman yükü sanki benim tahtı mekanım olmuştu. Kalan yol boyunca yine Prenses Süreyya geldi aklıma. Şah’la evlenmelerinin üzerinden 2 seneden fazla zaman geçmesine ragmen henüz bir çocukları olamamıştı. Ancak gazetelerde, mecmualarda çıkan kusur Süreya’da dedikodularına rağmen o Şah’ın yanında, dizinin dibinde idi. Devleti en mükemmel şekilde temsil etmeye devam ediyordu. Kusuru varsa da şah ona sahip çıkıyordu. Kabul edip, bağrına basmıştı menekşe gözlü karısını. O da benim gibi alnına çalınan lekeyi devletin şefkatli suyunda yıkamış ve kendini halkının hizmetine adamıştı…
Çıkan muhteşem düğün resimlerinin hepsini kestim, bir kutuda saklıyorum uzunca zamandır. Ara sıra yatağımın üzerine özenle dizer, uzun uzun bakar, hayaller kurarım. Tacını, menekşe gözlerini, bembeyaz gülümsemesini, 600 elmasla donatılmış ihtişamlı gelinliğini seyrederim… Halkın sevgilisi Süreyya. Şefkatli gözlerle valizimi yokluyorum. Havada yine o taze kekik kokusu var. Saçlarımın tepesinde tatlı tatlı esiyor.


Bugün 6 nisan; Ilık umutlar için esen Kırlangıç Fırtınası başlıyor…

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder