21 Temmuz 2012 Cumartesi

Beren Saat hamile mi?
















Bilmiyorum.

Yeni nesil “ünlü” profilleri ile ilgili arama tarama yaparken rastladım bu habere. Konunun, iştahları kabartma tozu çok kaçmış olmalı ki, somut bilgilere ulaşmak için Beren Saat ismini yazar yazmaz Google’ın otomatik arama yardımcısı  “bunu mu aradınız?” diye sordu bana… Denemesi bedava! Yani Beren Saat’le ilgili ilk çıkan arama önerisi “hamile mi?” sorusunun cevabına ulaşmak. Enteresan değil mi?

Bu gündelik tecrübecikte benim asıl ilgilendiğim; birisi olmak için, inanç yaratacak bir hikayeye sahip olma zorunluluğumuz.

Neden?
Çünkü, insanlar artık daha fazla bilgi istemiyor. İnsanlar hikayeler dinlemek ve onlar üzerinden inançlar geliştirmek istiyor.  

“Kattttiyen! Katılmıyorum.” deyip, sinirinizden etime aşeriyorsanız, peşinen söyleyeyim; dağları yerinden oynatan, dele dele eleğe çeviren gerçekler değil, hikayelere olan inanç eğilimlerimizdir. Ferhat’ı da zamanının bir nevi Beren Saat’i gibi düşünebiliriz. Adam kim idi? Ne iş yapar idi? Biyografisi ne idi? diye merak ediyor muyuz?  İşimiz, gücümüz “Şirin’e ne aşıkmışşş! ne aşıkmışş!” diye dağ-delik hikayesini dinlemek. Dinledikçe içler geçirmek değil mi?

O nedenle bugün değişik birşey yapalım ve birbirimize doğruları söyleyelim: Hikayesi olmayan sanatçı’ya seyirci yok. Hikayesiz lidere oy yok. Hikaye yaratamayan markaya müşteri yok. Hikaye anlatamayan yönetmene ekmek yok…

Peki bu hikaye denen şey bu kadar mühim ise nasıl yaratılır?

Tabii ki önce kendi varlığınıza güvenin. 
Peşin olarak söyleyeyim, hikayenizle fark yaratmak için çok küçük olduğunuzu düşünüyorsanız? Gece bir sivrisinekle hiç yatağa girmemişsiniz demektir…

Karşınızdakileri sizinle ilgili merakta bırakmayın. Ama çok da anlatmayın.
Beren Saat örneğinde olduğu gibi, işi “Hamile mi?” dedikodularına kadar vardırın ya da vardırmayın. Hiç fark etmez. Asıl mesele hakkınızda konuşulanların hangisine ne cevap vereceğinize iyi karar verin. Herkesin kendi istiap haddi vardır. Neye, cevap verdiğiniz değil sonrasını nasıl yöneteceğiniz önemlidir. Benim önerim, hikaye yaratmak için heryerinizi ışığa tutmayın. Azıcık gölgeli alanlar bırakın hayatınızda. Merak edilin.

Cevap vermek istediğiniz konularda kendinizi anlatmaktan çekinmeyin.
Ama! Abartmayın. Karşınızdakilerin de ego sahibi memeliler olduğunu ve kolayca size gıcık olma, reddetme eğiliminde olduklarının farkında olun. Kendinizle ilgili bir hikaye anlatırken, gözünüz, kulağınız ve kalbiniz dinleyicilerinize açık olsun. En azından “beraber yürüdük biz bu yollarda…” gibi yapın.

Tutarlı olun.
Bülent Ersoy, Popstar Alaturka’da tevazu üzerine bir konuşma yaparsa buna kimse inanmaz. Çünkü bir şeyler kulağımıza ters gelir. Yani kendinizle ilgili başka hikayeler anlatmayın. Kendi varlığınızla tutarlı bir inanç yaratmaya bakın.


Aynada temrin yapın.
Bir konuşma sırasında söylediğiniz sözlerin ancak %15’i dinleyiciler tarafından işitilir. Sözcüklerinizi yüzünüz, duruşunuz, elleriniz, göz hareketleriniz, tonlamanız, nefes aralıklarınız (dur-kalk), zamanlamanız hatta saç kesiminiz dinleyenlere sözlerinizden daha fazlasını iletebilir.  Bu nedenle aynalara küsmeyin. Pratik yapın. Çalışın.

İkna etmeye çalışmadan önce insani bağ kurun.
Gerçek etkileşimler birbirinin yanında rahat eden insanlar arasında olur. Para, statü, ırk, cinsiyet, deneyim, kültür gibi yüzeysel farklılıklar, üst dil retorikleri bizi bir araya getiren insani yönlerimizden daha güçsüzdür. Ortak anlayışa seslenen hikayeler anlatın. Kendi hayatınız içinde, ailenizde, iş deneyiminizde öyle hikayeler gizlidir ki, anlatınca dünya üzerindeki hiçbir insanı etkilememeniz mümkün değildir.


Kendi hikayeni yaratmak bu kadar basit mi yani? Hepsi bu kadar mı?  Diye sorular geçiyorsa kafanızdan tabii ki değil diye cevap verebilirim. Ama bunlarla bir başlayın bakalım… Sonrasını bila:hareJ paylaşırım.

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder