Bilmiyorum.
Yeni nesil “ünlü” profilleri ile ilgili arama tarama
yaparken rastladım bu habere. Konunun, iştahları kabartma tozu çok kaçmış
olmalı ki, somut bilgilere ulaşmak için Beren Saat ismini yazar yazmaz Google’ın
otomatik arama yardımcısı “bunu mu
aradınız?” diye sordu bana… Denemesi bedava! Yani Beren Saat’le ilgili ilk
çıkan arama önerisi “hamile mi?” sorusunun cevabına ulaşmak. Enteresan değil
mi?
Bu gündelik tecrübecikte benim asıl ilgilendiğim; birisi
olmak için, inanç yaratacak bir hikayeye sahip olma zorunluluğumuz.
Neden?
Çünkü, insanlar artık
daha fazla bilgi istemiyor. İnsanlar hikayeler dinlemek ve onlar üzerinden
inançlar geliştirmek istiyor.
“Kattttiyen! Katılmıyorum.” deyip, sinirinizden etime aşeriyorsanız,
peşinen söyleyeyim; dağları yerinden oynatan, dele dele eleğe çeviren gerçekler
değil, hikayelere olan inanç eğilimlerimizdir. Ferhat’ı da zamanının bir nevi
Beren Saat’i gibi düşünebiliriz. Adam kim idi? Ne iş yapar idi? Biyografisi ne
idi? diye merak ediyor muyuz? İşimiz,
gücümüz “Şirin’e ne aşıkmışşş! ne aşıkmışş!” diye dağ-delik hikayesini
dinlemek. Dinledikçe içler geçirmek değil mi?
O nedenle bugün değişik birşey yapalım ve birbirimize
doğruları söyleyelim: Hikayesi olmayan sanatçı’ya seyirci yok. Hikayesiz lidere
oy yok. Hikaye yaratamayan markaya müşteri yok. Hikaye anlatamayan yönetmene
ekmek yok…
Peki bu hikaye denen şey bu kadar mühim ise nasıl yaratılır?
Tabii ki önce kendi varlığınıza güvenin.
Peşin olarak söyleyeyim, hikayenizle fark yaratmak için çok küçük olduğunuzu düşünüyorsanız? Gece bir
sivrisinekle hiç yatağa girmemişsiniz demektir…
Karşınızdakileri
sizinle ilgili merakta bırakmayın. Ama çok da anlatmayın.
Beren Saat örneğinde olduğu gibi, işi “Hamile mi?”
dedikodularına kadar vardırın ya da vardırmayın. Hiç fark etmez. Asıl mesele
hakkınızda konuşulanların hangisine ne cevap vereceğinize iyi karar verin.
Herkesin kendi istiap haddi vardır. Neye, cevap verdiğiniz değil sonrasını
nasıl yöneteceğiniz önemlidir. Benim önerim, hikaye yaratmak için heryerinizi
ışığa tutmayın. Azıcık gölgeli alanlar bırakın hayatınızda. Merak edilin.
Cevap vermek
istediğiniz konularda kendinizi anlatmaktan çekinmeyin.
Ama! Abartmayın. Karşınızdakilerin de ego sahibi memeliler
olduğunu ve kolayca size gıcık olma, reddetme eğiliminde olduklarının farkında
olun. Kendinizle ilgili bir hikaye anlatırken, gözünüz, kulağınız ve kalbiniz
dinleyicilerinize açık olsun. En azından “beraber yürüdük biz bu yollarda…”
gibi yapın.
Tutarlı olun.
Bülent Ersoy, Popstar Alaturka’da tevazu üzerine bir konuşma
yaparsa buna kimse inanmaz. Çünkü bir şeyler kulağımıza ters gelir. Yani
kendinizle ilgili başka hikayeler anlatmayın. Kendi varlığınızla tutarlı bir
inanç yaratmaya bakın.
Aynada temrin yapın.
Bir konuşma sırasında söylediğiniz sözlerin ancak %15’i
dinleyiciler tarafından işitilir. Sözcüklerinizi yüzünüz, duruşunuz, elleriniz,
göz hareketleriniz, tonlamanız, nefes aralıklarınız (dur-kalk), zamanlamanız
hatta saç kesiminiz dinleyenlere sözlerinizden daha fazlasını iletebilir. Bu nedenle aynalara küsmeyin. Pratik yapın.
Çalışın.
İkna etmeye çalışmadan önce
insani bağ kurun.
Gerçek etkileşimler birbirinin yanında rahat eden insanlar
arasında olur. Para, statü, ırk, cinsiyet, deneyim, kültür gibi yüzeysel
farklılıklar, üst dil retorikleri bizi bir araya getiren insani yönlerimizden
daha güçsüzdür. Ortak anlayışa seslenen hikayeler anlatın. Kendi hayatınız
içinde, ailenizde, iş deneyiminizde öyle hikayeler gizlidir ki, anlatınca dünya
üzerindeki hiçbir insanı etkilememeniz mümkün değildir.
Kendi hikayeni yaratmak bu kadar basit mi yani? Hepsi bu
kadar mı? Diye sorular geçiyorsa
kafanızdan tabii ki değil diye cevap verebilirim. Ama bunlarla bir başlayın
bakalım… Sonrasını bila:hareJ
paylaşırım.

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder